DÜNYAYI DEĞİŞTİREN 5 KÜRESEL SALGIN

Malum gündemi Korona Virüs kapladı. Dünya Sağlık Örgütü’nün Covid-19’u pandemi (küresel salgın) ilan ettiğinden beri bu konu, hayatımızın ortasına oturdu. Henüz nasıl yayıldığı bilinmeyen virüsten enfekte olmak insan hayatını riske atıyor. Başta akciğer olmak üzere organ yetmezliğine sebep oluyor.

Üstelik hastalığın nasıl yayıldığı, yani laboratuarda gerçekleşen bir deney kazası mı olduğu ya da yenilen uygunsuz gıdalardan mı kaynaklandığı bilinmiyor. Hekimler, hastalığın seyri ile ilgili birçok bilgi paylaşıyor. Hangi ekolden olursa olsun hekimlerin görüşü ortak: Karantina şart! Elbette karantinanın nasıl olması gerektiği ile ilgili yorumlar, değişiklik gösteriyor. Salgının tıbbi seyrini uzmanlarına bırakalım. Biz ‘bize ne oluyor?’ onu inceleyelim…

Korona virüsün hangi parametreleri değiştireceği merak konusu. Kimileri bunun dijital döneme geçiş için belirli odaklar tarafından planlanan bir biyolojik terör olduğunu savunurken kimileri de küreselleşme ve iklim değişikliğinin doğal sonucu olduğu görüşünde.  Şu bir gerçek ki, göçler, ticari faaliyetler gibi demografik hareketler mutlaka ya epidemi ya da pandemi ile sonuçlanır. Geleceğe ilişkin pek çok senaryo mevcut. Herkes bundan sonraki olacakları tahmin etmeye çalışıyor. Elbette salgın vakası insanlığın başına ilk kez gelmiyor.  Virüsler, bakteriler, mikroplar gibi  canlılar da tıpkı bizim gibi kendi hayatlarını sürdürmenin derdinde ve hayli iddialı ve başarılılar. Örneğin; gündemi kaplayan Covid-19 virüsünün yayılma hızı, uzmanların tahmininden çok hızlı.  Ancak insanoğlu da türünü sürdürmek için epey çaba sarfediyor ve aklını kullanarak pek çok zorluğun üstesinden gelmeyi başardı. İnsan türünün sürdürülebilirliğinde muhayyel olması ve muhakeme gücü önemli rol oynuyor. Tarihe bakmak da bizlere geleceğimizi inşa ederken kıyaslama imkanı sağlıyor. Bu nedenle salgınların kısa tarihçesini ve sosyolojik sonuçlarını sizler için derledik.’ Salgınlarda hangi ülkeler ne yapmış, neleri değiştirmiş, kimler nasıl etkilenmiş, nedeni ne sonuçları ne?’… Bu ve bunun gibi sorunların cevabı bu yazıda.

Antoninus (Galen) Salgını

Salgın, MÖ 165-180 civarında Roma İmparatorluğu’nda Marcus Aurelius Antoninus döneminde ortaya çıkmıştır. Hastalığın yaılması ile ilgili 2 farklı hikaye mevcut. Bunlardan birincisi;  daha sonraları Roma İmparatorluğu’nun başına geçecek olan komutan Lucius Verus günümüzde Antalya Manavgat’ta bulunan Seleukeia’da bir mezar açtırması hasebiyle hastalığın yayıldığı rivayet ediliyor. İkinci versiyon ise; Aydın Didim’de bulunan Tanrı Apollo’nun tapınağı’ndaki altından kutunun Romalı bir asker tarafından açılarak, tanrıların gazabı ile cezalandırıldıkları yönünde. Her ne kadar bu salgın, tarihi kayıtlara ‘veba’ olarak geçse de; uzmanlar belirtilerin çiçek ya da kızamığı daha çok andırdığını ifade ediyor. Peki ‘Galen Salgını Roma İmparatorluğu’nda ne gibi gelişmelere yol açtı?’ derseniz… hemen söyleyelim. Başta Marcus Aurelius olmak üzere pek çok Romalı, hayatını bu salgında kaybetti. Tarihçiler ölen insanların, 60 milyonu bulduğunu aktarıyor. Coğrafi olarak Roma’nın doğusunu kıran salgın, orduyu zayıflatarak Alman kabilelerin savaşları kazanmalarına ve güçlenmelerine yol açtı. Bilindiği üzere Roma’da vatandaş olmak bir ayrıcalıktı. Herkes bu statüyü elde edemiyordu. Ama bir kez vatandaş olduysanız, vergi ödemeye mecburdunuz. Bu hastalık ortaya çıktığı zaman, sınıfsal fark gözetmedi. Her kesimden can kaybı yaşandı. Üreten, satan, tarım yapan, asker birçok erkek öldü. Yani  vergi verebilen ‘vatandaş’ların ölümü devletin ekonomisini de derinden etkiledi. Bazı tarihçiler bu olayın Roma İmparatorluğu’nun bölünmesinde en önemli etmenlerden biri olduğunu savunur. Ayrıca bu salgın Hristiyanlığın yayılmasında kilit rol oynamıştır…

Jüstinyen Vebası

Yine Roma İmparatorluğu , yine veba salgını. Bu kez Doğu Roma’da yayılan bu hastalık, aşağı yukarı  M.S 542 yılında İmparator Jüstinyen döneminde İstanbul’u etkisi altına aldı. Salgının Çin İle Afrika arası yapılan tahıl, yağ, kağıt, fildişi ve köle gibi emtia ticareti yapan kervanlar ve gemiler tarafından yayıldığı tahmin ediliyor. Jüstinyen zamanında vebanın görüldüğü ilk adres Mısır’ın Nil havzasıydı… Ardından salgın Filistin topraklarına sıçradı ve 225 yıl devam etti. Vebaya kara tahıl ambarlarında bulunan sıçanların sebep olduğu düşünülüyor. Roma kazılarında bulunan iskeletlerin üzerinde yapılan çalışmalara göre halk, vebanın en yaygın türü olan ‘hıyarcıklı veba’ (‘bubonik veba’)ya yakalanmış. Çok uzun yıllar palyatif yöntemlerle tedavi edilmeye çalışılan bu illetin nedeni yersinia pestis adı verilen enterobakteri neden oluyor. Belirtileri arasında, yüksek ateş, üşüme kaynaklı titreme, baş ağrısı, ishal ve bubo adı verilen, lenf bezi şişmeleri yer alıyor. Bizanslı Tarihçi Procopius Türkçesi ‘Gizli Tarih’ adlı eserinde askerlerin bu hastalık nedeniyle kabuslar ve halisünasyonlar gördüğünü ve kısa bir zaman zarfında hayatlarını kaybettiklerini aktarmış. Tarihçi söz konusu felaketten Bizans İmparatoru Jüstinyen’i sorumlu tutmuş, günahlarıyla tanrıyı kızdırdığı için tanrının Doğu Roma halkına ceza vermesi olarak yorulamıştı. Tıpkı Galen Salgını’nda olduğu gibi bu hastalık da Akdeniz ticaretini derinden sarsarak Doğu Roma İmparatorluğu’nun zayıflamasına yol açtı. Bu süreç, imparatorluğun Kuzey Afrika topraklarından çekilmesi ve Arap kavimlerin bu coğrafyada daha baskın olarak; yerleşmesi ile sonuçlandı.

Koleranın 7 hali

Tarihte dünya çapında 7 kolera salgını kaydedildi. Hastalığın en önemli sebepleri arasında su kaynaklarının kirlenmesi bulunuyor. Bu açıdan Hindistan’daki yaşam tarzı uzun süre bu ülkeyi hastalığın merkez üssü haline getirdi. Hinduların inancına göre Ganj Nehri’nin kirlenmediğine olan inanç nedeniyle insanların hem yıkanmak hem de tuvalet ihtiyacını gidermek üzere kullanması koleranın yayılmasını sağladı. Fakat bu durum, uzun süre anlaşılamadı. Özellikle 1852-1860 tarihleri arasında etkisini sürdüren kolera nüfusun 5’te 1’inde görülmeye başlandı. Ani olarak ortaya çıkan ishal ve ateş koleranın semptomlarını oluşturuyor. Ticaret, bu salgının küreselleşmesinde yeniden bir faktör olarak karşımıza çıkıyor. 19. Yüzyılda gelişen sanayileşmenin getirdiği tüketim bu hastalığın  Afganistan üzerinden Rusya’ya oradan Avrupa ve Afrika’ya yayıldı. Bugün hala ganj Nehri ritüelleri devam ediyor. Ancak suyun kaynatılması gerekliliği bilgisini bu salgına borçluyuz. Ayrıca bu olay, sömürgeci devletlerin bu yaklaşımlarını bizzat kendi halkları tarafından sorgulanmasını tetikledi.

Coğrafi keşiflerin yan etkisi: Çiçek

Coğrafi keşifler, okul kitaplarında  övgülerle anlatılır.  Söz konusu gelişme; kauçuk, domates, patates ve mısır gibi birçok yiyecek ve doğal kaynağını medeniyetimize tanıtırken aynı zamanda görülmedik yıkımların yaşanmasına yol açtı. Avrupalı göçmenlerin Amerika kıtasının esas sahipleri kızılderili nüfusla tanışması, kıtanın yerlileri açısından tam bir felaket anlamı taşıyordu. Gelen yağmacılar tarafından öldürüldükleri yetmezmiş gibi bir de çiçek hastalığı ile karşılaştılar. Çiçek, Amerikalı kızılderililerin ilk kez karşılaştıkları bir hastalıktı. Bağışıklıkları da bu salgına karşı hazırlıklı değildi. Bu nedenle 1500’lü yıllarda Amerika nüfusunun %10’nun çiçek nedeniyle kaybedildiği tahmin ediliyor. Bu hastalığı hıyarcıklı veba, humma ve sıtma salgınları izledi. Ölen nüfusun toprak işleyememesi nedeniyle birçok arazi ormana dönüşerek iklim değişikliği yarattı. Ormanların çoğalması karbondiyoksit oranını azaltarak dünyanın ısısını düşürdü. Doğa bilimciler bu olaya ‘ikinci buz çağı’ adını veriyor. Kaderin garip bir cilvesi olarak söz konusu gelişme; doğal kaynaklları artırmak için bu yola çıkan Avrupa’ya kıtlıktan başka bir şey getirmedi.

En büyük reformist, kara veba!

Tarihçiler Orta Çağ Avrupası’nı  büyük sefalet ve bağnazlık çağı olarak niteler. Dogmanın, fanatizmin ve baskının hüküm sürdüğü dönemde Avrupa bir de ‘kara veba’ ile tanıştı. Çin ve Orta Asya’dan başlayan veba, 1347’de Kırım’da bir Ceneviz ticaret merkezini kuşatan Moğol ordusunun vebalı cesetleri mancınıkla kentin içine atmasıyla Avrupa’ya taşındı. Bu gelişme günümüz Batı Medeniyeti’nin şekillenmesinde bir numaralı etken olarak görülür. Bu salgın, ilk başta toplumun zayıf kesimi etkilese de zamanla hastalık papazlara ve soylulara sıçradı. Salgın ilk yayıldığında papaz bunun Allah’ı kızdıran günahların neticesi olduğu argümanıyla kendi propagandaları için kullandılar. Lakin zamanla papazlarında vebaya yakalanması bu görüşü çökertti ve insanların kiliseden şüphe etmelerini sağladı. Söz konusu şüphe aydınlanmacı felsefeyi ve bilimin yükselişini beraberinde getirdi. Moğolların adeta bugün biyolojik savaş olarak adlandırabileceğimiz bir taktikle bu hastalığı yayması Avrupa’yı yabancı düşmanlığını körükledi. Müslüman, Yahudi ve diğer azınlıklara bu dönemde büyük zulümler yapılmış; hatta İspanya bu halkları ülkesinden kovmuştu. Pozitivist felsefe ışığında merkezileşen ve millileşen Avrupa, bilimsel düşüncenin merkezi haline geldi. Ayrıca nüfusun azalmasıyla çiftçi ve işçilerin pazarlık gücü artmış ve bu durum ekonomik adaleti tesis etmiştir.