GOYGOY YAPIYORDUK OYSA!

Her goygoyda bir şer, bir de hayır vardır… Sizin espri amacıyla ortaya attığınız bir söylem, anket, sav karşılık bulabilir. Kimi zamansa, aslında ‘bir ihtiyacı veya yanlış bilinenleri düzeltme, üzerinde durulması gereken bir soruna’ işaret edebilir.

Kadından çocuğa, evsizden sokak hayvanına, kimi azınlık gruplara, LGBTİQ+ gibi cinsel yönelim, cinsiyet kimliği ifade eden dezavantajlı gruplar ana akımda, merkez medyada çok fazla yer bulamadıklarından da onlar üzerinde, “kalıp düşünceler”, bazen de  “doğru bilinen yanlışlar” oluşup, o şekilde de devam edebiliyor…

Gerek portal olarak, gerekse kişisel hesaplarımdan da dezavantajlıların daha çok sesi olmaya, kendilerini ifade edebilecekleri bir platform olmaya da özen göstermekteyiz.

 Buradan Sonrası ‘ÖZENDİRİCİ OLABİLİR!?’

28 Haziran Pazar günü, İstanbul Onur Haftası, Haziran Ayı ise” Onur Ayı”ydı. Ülkemizdeki 18. Onur Haftası’nı da geride bırakmış olduk. Pandemi dolayısıyla, tüm dünyada olduğu gibi, çoğu etkinlik bir süredir deneyimlediğimiz gibi sosyal mecralar üzerinden gerçekleşti.

Öncelikle İnsan Hakları aktivisti, sonra ise trans bir kadın olmamdan da kaynaklı, tüm hafta boyunca bu kapsamda, fazlaca ileti paylaştım, gönderilerde bulundum. Son gün olan, İstanbul Onur Haftası’nda da.

Arada muzipliklerim tutar, arkadaşlarım, takipçilerim de bilirler. Meraklı da biri sayılırım. Bu sebeplere ek, bir de yorumcu da olsam ‘gazetecilik’ yanımın ağır basmasının da etkisi, tüm bunların sonucunda; minik bir anket yapma, daha çokçası da goygoy amacıyla böyle bir karara varmıştım.

“Bu kişi, size ibneliği, dönmeliği (trans/seksüel), seviciliği(lezbiyen), biseksliği (biseksüel) özendiriyor mu” diye sormuştum. (Soruda “sokak dili” kullanmak, fobiklik değil, bir yapıbozumdur…Ki bir trans/dönme olarak, bu dili kullanma hakkım vardır. Bende fobiklik oluşturmaz…) Karşılığında da ”evet,hayır,fikrim yok” seçeneklerini sunmuştum.

Anket, 5 saat yayındaydı. 30 kişi oylamış. %13evet, %67 hayır, %20 fikrim yok şeklinde. Kısaca künyesiyle, goygoy anketim böyleydi.

İlk anda biraz şaşkınlık yaratsa da sonrasında bu yazının yazılmasını elzem kıldı.  Nedir bu zorunluluk diye düşünülebilir elbette veya ben gülüp geçemez miydim? Hayır, trans olarak hele de orta karar çok takipçili ve de her mecradan, farklı kesimlerden de takip edilen biri olarak, ayrıca da gene çok çeşitli kesimlerce okunan yorumcu olmam; bu konuda birkaç söz söyleme, belki biri/lerinin kafasındaki yanlış algıyı yıkmaya  yönelik görevim doğar. Görmezden gelmek, kendi kimliğime haksızlık olurdu…

Kaldı ki, kendimi ifade edebildiğim bir mecrada yazabiliyorken, buna sırt çevirme lüksüm de yok. Müsaadenizle, birkaç kelam etmek isterim. Size bir şey katmayabilir, bilgilerinizi tazelemiş olursunuz veyahut da, “hayır” şıkkını cevaplayanlara sözüm.

Özenmek Nedir?

Özenmek bir anlamıyla bir şeyi elden geldiğince iyi yapmaya çalışmak, ikinci anlamıyla herhangi bir duruma,  bir iş yapmaya heveslenmek. Buradan bakınca, ‘bilmek, deneyimlemiş olmak’ gibi anlamlara da ulaşabilmek mümkün görünüyor…

Sevgili dostlar, ‘cinsiyet kimliği, cinsel yönelim’ler, eş-dost tavsiyesiyle, şâyet ‘içsel bir arzu, güdülenme hali’ yoksa, etkiyle oluşan durumlar değildir…

Bizler, yönelim ve kimliklerimizle doğar, kendimizi keşfetme süreçleriyle de anlamlandırmaya başlarız. Kimimiz için heteroseksüel olduğumuzdan yola çıkarsak; karşı cins olan kadın/erkek cezbedici, arzulanandır.

Biyolojik beden olarak kadın/erkek doğup, yine aynı karşı cins olan kadını/erkeği arzulama ihtimalimiz de vardır. Doğduğumuz bedene ait hissediyor ve hemcinsimiz olan kadını/erkeği arzuluyorsak; ’cinsel yönelim’ dediğimiz durumdur ifade edilen.

Cinsel yönelim; gey/eş cinsellik (kadın/erkek), eş cinsellikten söz ederken, kadın eş cinselliğinden ‘lezbiyenlik’ adıyla karşımıza çıkabilir. İkisi de aynı tanımı karşılar. Ülkemizde, “gey” daha çok, erkek eş cinsel için kullanılmakta.

Bir de hem kendi bedenimizdekilere, hem de karşı cinse yönelik arzu duyma hali vardır; ’biseksüellik’ teriminden bahsediyoruz burada da.

Doğdumuz beden kadın/erkek olup, hissedilen beden aynı da olmayabilir. Trans/seksüellik haliyse; tam da bu durumdur. Translardan bahsederken kullanacağımız kavramsa; “cinsiyet kimliği”, kişinin kendini tanımlama halidir. Trans kadın/trans erkek, kimlik beyanıdır.

Ben heteroseksüel kadınım/erkeğim bir kimlik beyanı olup, hetero olduğunu söyleyen birinin, kadından/erkekten hoşlanıyorum demesiyse; cinsel yönelimine dair ifadedir. Mesela, ben heteroseksüel, trans kadınım. (Cinsiyet kimliğimi belirtirken, yönelimimi de vurgulamış oldum.)

Transeksüellik, hissedilen bedendir! Kişinin, tariflediği, kendini tanımladığı beden. Bireylerin bacak arasında olan/olmayan (trans kadın), memelerini olup olmaması, bir şey taktırıp taktırmaması(trans erkek), vücudunda herhangi değişime gidip gitmememisi kadın/erkek olmasına engel değildir… Zorunlu da değildir! Kendinizi ağaç da hissedebilirsiniz, bir elmada… Beyan esastır!!!

LGBTİQ+’lar kısaltmasındaki temel tanımların bazılarını derinlemesine açıklamak, kafalardaki karışıklığa da netlik getirmek istedim.

İnterseksüel doğumda hem kadın uzuvları hem de erkek uzuvlarıyla doğan kişilere verilen addır. Halk arasında ”çift cinsiyet” diye de adlandırılır.

Quee(kuir); tüm tanımların, cinsiyet kalıplarının dışında olmak veya cinsiyet kimliklerini, adlandırmaları reddetmek, atanmış veyahut da doğumla kazanılan cinsiyet/kimlik kalıplarını yok saymaktır. Cinsiyetsizliği de barındıran, ifade biçimidir. Kuir/lik, bir politik ve sosyolojik başkaldırı durumudur da. Kalıpların dışında hissetmedir.

“Evet”çilere Özel!

Öncelikle, sık sık da olsa, bu denli derli topluca, tanımları daha da açarak, yeniden yazma fırsatını vermenize, teşekkürlerimi sunarak başlayayım sözlerime…

Benim, bir takım bilgileri sunmam, paylaşmam sizleri herhangi konuya, hâle, duruma “özendirme” olmayacaktır,  değildir de üzgünüm. Bilinç altınızda bastırılmış duygularınız olabilir, kimlik keşfi veya kargaşası da yaşıyor olabilirsiniz.

Demeye çalıştığım; birilerinin tavsiyesiyle, fiziksel zorlamalarla hissetmediğiniz bir şeyi yaşamanız mümkün değildir. Merak uyandırmaz!

Baskıyla kişiliğimize, arzularımıza ters düşen şeylerin yaptırılmasıysa; ”o şey” ne olursa olsun, bizlerde isteksizlik, şiddetine bağlı olarak travmalara yol açacak, psikolojik sorunsallara bile götürebilme özelliğine de kapı aralar….

Şöyle bir örnekle, toparlamak ya da altını çizmiş olmak isterim: Çocukluğumuzda ebeveynlerimizin, kendi istek ve arzuları doğrultusunda yaptırdıkları her şeyin, biz de karşılığı yoksa, kişisel arzu duymuyorsak, gönülsüzce yapılması, yaparken nefret edilmesi.

Annemiz bizi baleye başlatmak istiyor, ’özendirmeye çalışıyor’ olsun. Yeteneğimiz, arzumuz yoksa, o kursa gitsek bile; balerin/balet olmayabiliriz. İçten içe, baleye karşı nefrette duyarız…

Nokta koyarken, benim sizlere özendireceğim şey; merak duygusu olabilir. Meraktan kastım, belki yazdığım, çizdiğimi yeterli bulmayıp, derinlemesine araştırma arzusu, bilmediğiniz bir konuya cevap, bildiğiniz bir konuda da farklı farklı pencereler açmak.

Belki kimliğimden, yazıp çizdiğimden, paylaştıklarımdan, fikirlerimden rahatsızlık duyup, ankete “evet” demiş olabilirsiniz. Oradan da fobik olma ihtimaliniz doğar! O değilse de, farklı seslere, kişilere tahammülsüzsünüzdür; takibimden çıkabilir, beni “çöpe atabilirsiniz…”

Temas etmenin, birbirine dokunmanın, bilginin gücüne inanlardanım. “Bilme”nin, kişisel değişimiz için, ön yargıları/mızı yıkma, fobikliğe çözüm olduğu inancıyla; kendimi ifade etmeye, bildiğim kadarını paylaşmaya ve hatta “özendirmeye” devam edeceğim…

Reklamlar

HERKESİN HÜKÜMRANLIK ALANI: KADIN BEDENİ

Kadınsanız bedeniniz “kamuya açık”, herkesin, her zihniyetten erk’eğin söz hakkına sahip olduğu, bilinçaltlarında bastırdıkları, yetersizliklerinin su yüzüne çıktığı, bunu da kadın/ı/lığı aşağılayarak, değersizleştirerek, ‘daha da erkekleştikleri’, nesnesinizdir. Sizden başka, herkes söz sahibidir…

Konu kadın bedeni olunca erkeklerin yaşı, kültürü, dini, ırkı, dünya algısı pek de fark etmiyor. Kısmen kullanılan dil, belki birkaç ton’ yumuşak’ olmakla beraber,’üstencilik’, bastırma arzusu, kadına dair sözleri hep oluyor… Hem de her şeyi onların bildiği, çok iyi bildikleri savlarıyla…

Ama Kadın Ya…

Kadının adı yok sayılmakla, hakaretle, belden aşağı vurmayla anılıyor çoğu zaman. Hedef tahtasına alınan kadının adı, yaşı, ünü değişiyor, mahallesi değişiyor. Uğradığı şiddet, kullanılan dilse hep aynı…

Kimimize edep ahlak öğretiliyor, kimimizin kısa bulunuyor eteği, aklı… Bir politikacı da olsanız aydın, yazar, sanatçı, göz ardındaki bir kadın da olsanız, ‘kadınlığınız kamuya açık’, hep yetersiz ve hep de size karşı ‘eleştiriler’ bel altı. Kadınlığımız, bacak aramızla vuruluyor, en akla hayale gelmeyecek fantezi dünyalarına malzeme oluyoruz…

Kim Olduğumuz Değil, Kadınlığımız Saldırıda

Adınız Canan oluyor, Nevşin bâzen, Başak, bâzense Esra. Tahtaya oturtulan kadınların adı onca çok, onca sık ki “isimler” önemsiz, isimler birer adlandırma. Aynı olan; kullanılan dilini bayağılığı, çirkinliği, yaralayıcılığı…

Biz kadınlara gömlek biçmek, hizaya getirmek, yurdum erkeğinin asli görevi… Hoş, salt bize özgü de olmadığı zamanlar olmuyor mu, konu eril dil, kadına şiddet olunca? Öncelikle görevimiz,”kendi bahçemizi süpürmek…”

Etik, politik duruş, insan olmak ve elbette ki kadın olmak, kadınlığı üzerinden saldırıya uğrayanın kimliğine bakmamak, ”ama suçuymuş”, “şu mahalleden” dememeyi gerektiriyor.

Biliyoruz ki; kadına dair suçlarda, kadın cinayetlerinde, eril dilde, sadece isimlerimiz, yüzlerimiz değişiyor. Kadın olmak, başlı başına “bela” zati…

Hepimiz Esra’yız!

Beni, dünya görüşümü, değerlerimi, babamı, kocamı, dıdısının da dıdısını sevmeyebilirsin, zorunlu da değilsin. Saygı da duymayabilirsin hatta! Tüm bunlar, bedenime, kadınlığıma onuruma söz söyleme hakkı doğurmaz.

Yeni doğan çocuğumun babasını sorgulamak, senin haddin değildir. Kocam üzerinden, babam üzerinden beni aşağılayamazsın…

Politik savaş, duruş akılla verilir, etik çerçevesini aşamazsın. Suç ve ceza bireyseldir! Toptancılıkla, yeni doğan bir bebeğe, bebek üzerinden de anneye saldırma hakkınız yoktur…

Benzeşmek, Bizi Aşağı Çeker…

Onlarla aynı olmadan da haklılık, duruş, tavır sergilemeyi unutmamak, insanlık onurunu unutmamak zorundayız… Başak Demirtaş’a da yapıldığında aynı çirkinliktir! Yapılan aşağılık bir tutumdur! Failin ceza alması, almaması, yetersiz bulunması bunlar başkaca konulardır.

Karşı çıkış hukuka, işleyiş ve işletiş biçimine olmalıdır. Ülkenin ve hukukun yönetim biçimine olmalıdır. Kadın/lık, çocuk, aileye hakaret etmek bir karşı koyuş değildir. Bayağılaşmanın, aynılaşmanın, çürümenin adıdır, yapılan saldırılar, edilen hakaretler.

“Kantarın topuzu”nun kaçırılmış olması, yaratılan çirkin zemin, bu noktaya gelinmesine çanak tutulması, konu “bizler” olunca; “oranın” takındığı tutum, onları bağlar…

Ben(kadınlar), bedenimiz üzerinden vurulmaya, değerlerimizin sorgulanmasına, yaptıklarımız yapmadıklarımız üzerinden, erk’eklikçe sınava alınmaya, hizanlandırılmaya hayır diyorum.

Kadınlık, sizlerin taahküm alanı olamaz. Beyinleriniz yetmeyince, küfredeceğiniz, hayasızca saldıracağınız ‘düşman sahası’ değiliz.

Artık Yeter! Hayatımdan bedenime, giydiğimden taktığıma, politik duruşumdan apolitikliğime, kimin karısı kızı olduğumdan yalnız veya dul oluşuma, gecenin o saatinden elinin körüne kadar, her şeyime karışma, elini, dilini, gözlerini üzerimden çek…

Edebini, efendiliğini, ahlakını sen takın, “erkek” efendi… Haddini bilmeyi, sen öğreneceksin! Bana dâir söz söylerken; onuruma, gururuma, insanlığıma, hele ki kadınlığıma dil uzatmayacaksın… Uzuvlarınla değil, beyninle düşünecek ve ona göre de yaşayacaksın…

Sağdan-soldan, inançlı-inançsız, ünlü-ünsüz, hangi mahleden olduğundan bana ne? Ya da benim, kim, kimlerden oluşum, neyi savunduğumdan sana ne? İnsan olduğum, kadın olduğum için, eşit yaşam hakkım olduğu için, sen de bunu kabul edecek, saygı duymasan da bu gerçekle yaşamayı öğreneceksin…

GALİBA YALNIZ DEĞİLİZ

Bu sıralar çok oluyor, kafamda başka yazı konuları varken, bambaşka bir şey yazıyor oluşum. Kimi zaman duygularım yönlendiriyor, bazense konu kendi işaretini kendi yolluyor sanki.

Savunmayı yani ülke genelindeki baroların haklı isyanını, hak mücadelesini yazmak vardı fakat birçok bakış açısına da tabii yazı okuduk/okuyacağızdır. Sadece yürekten tebriklerimi sunuyorum, çok da kıymetli buldum.

Sanırım portalımda veya editörümün gözünde de, “rüştünü ispatlamış” olmalıyım ki yazılarımda, işlemek istediklerimde oldukça özgürüm. Bunu bilmek, bunu hissetmenin avantajı daha da üretken yapıyor. Artık sadece yazıların teslim tarihi belirli. Teşekkürlerimle! Seviliyorsunuz, hem de çokça.

Dün, gün içerİsinde Twitter hesabımda dolaşıyordum. Karşılıklı takipleştiğimiz, Güney Amerikalı bir hesaptan çok hoş bir paylaşıma denk geldim. Yazı fikri de, o an şekillendi.

Bahsettiğim hesap, Erkin Koray’ın, TRT’nin siyah beyaz yayın yaptığı dönemindeki konukluğundan “Yalnızlar Rıhtımı” parçasının klibini paylaşmıştı.

İlk anda acaba hesabı yanlış mı gördüm diye yeniden baktım. Hayır, doğru görmüştüm. Bu şaşkınlık mı niye? Yazının özü de ara ara kafamda dolaşan, ’İnsanlığın Ortak Dili’ müzik ve elbette sanat olmalının, yeniden perçinlenmesiydi.

Mutluluğumun Nedeni Neydi?

Mutluluğumun nedeni, bir Türkiyeli sanatçının olması ya da parçasının Türkçe olmasından daha da öteydi. Öncelikle, klibin eski kayıt olmasının etkisi de yadsınamaz. Bunların beraberinde, sözlerini, anlamını bilip bilmemelerinden de bağımsız; o an o ritme kendini bırakmış bir grup insanın ‘yalnız’ olmaması, bir melodi etrafında birleşmiş olmaları iyi hissettirdi. Mutlu etti.

O sırada melodiye kendimi bırakırken, ilk dinlediğim yabancı şarkıları, şarkıcıları düşündüm. Sözlerini ilk anda anlamamakla birlikte, müziğin iyileştirici, birleştirici gücü ve elbette ki uyandırdığı merak duygusunu anımsadım…

Sözlerini bilmiyor, anlamıyor yine de seviyorsanız, ilk tepkiniz anlamaya, neden bahsettiğine dair “bilme” arzunuzu körüklüyor. Dille, kültürle, toplumuyla tanışıklığınıza yol açabiliyor. Hele de hiç bilmediğiniz bir dilse; sizde, yeni dünyaların kapıların aralayabiliyor. Daha da olmadı, o beğendiğiniz sesin başka parçalarını dinleme, keşfetme isteğiniz uyanabiliyor.

Her şekilde, bir “tanışma”ya götürüyor… Bu çok büyüleyici mesela. Yeni bir insan keşfetmek, eserlerini tanımak, bazı insanlar içinse daha fazlasına sürüklüyor oluşu… Belki de, ilk kez dinleyenler daha önce bilmedikleri bir ülkeyi keşfettiler, yerini öğrendiler bilinir mi?

Hangi ırk, dil, renk, cinsiyet, cinsiyet kimliği, cinsel yönelimden olursanız olun, ürettiğiniz iyi bir eser, film, söz sizden, sizin olmaktan çıkıp: ”İnsanlığın Ortak Hafızası”na kaydoluyor, mirasına dönüşebiliyor. Tüm kötülüklerin de olduğu gibi!

Yalnızlar Rıhtımı’nda Yalnız Değiliz!

Hangimiz dinlediğimiz bir şarkıyla, izlediğimiz bir filmle, okunan bir kitapla nice yolculuklara sürüklenip, keşfe çıkmadık, büyüye kapılıp yeni tanışıklıklara yol almadık ki? Bizlerden çıkan ustalarla, bize doğru yolculuklara çıkılmadı mı? İyi ki de öyle!

O an, o paylaşımın ben de yarattığı bir diğer etkiyse; ”yalnız olmama”nın verdiği huzur, rahatlama, rahatlamanın getirisiyle de pozitif bakabilme, belki birilerine o anın mutluluğunu yayma…

Yüzde oluşan yarı tebessüm veya şapşal bir gülümseme bile iyi geliyor. Mesela, bende olduğu gibi, kafanızda başka fikirlere yol açıyor, size bunları yazdırıyor, heyecanınızı, ‘o sihirli an’ı paylaşma güdüsüne sürüklüyor.

“Yalnızlar Rıhtımı”nda, yalnız değiliz. Sevgide, acıda, insanlıkta, kederde, neşede de yalnız olmadığımız gibi. Biz bilmiyor olsak da bir başka kıtada, coğrafyalarda o duyguyu belki başkaca dillerde veyahut da aynı dilde de mırıldananlar var. Belki, benim kurduğum bu cümleler, başka bir insanca yazıldı da…O ezginin etkisiyle duygulanıp, bir sevdiğine, dostuna dile getirmiş olamaz mı?

Birileri;

“Ben bir ceviz ağacıyım

Central Park’ta

Ne sen bunun farkındasın

Ya da herkes farkında” diyor olabilirler de…

“Dünyanın küçük bir köy”e, dönüştüğü bu çağda; ”mutluluğun resmi” altında, dudaklarda mutlu ezgiler, umutlu sözcükler yazabilmek, insani yanlarımızın artığı, bölüşerek çoğaldığımız, bir arada yaşayabileceğimiz yarınlara…

KARNAVAL VAR DEDİLERDİ!

“Bak, bu rengi de kesin alalım. Saçların sarı da çok yakışır. Bi’gece önceden boyarız, nasılsa sprey boya. Kaç renk oldu elimizde? Mor, kırmızı, yeşil, mavi saç da sarı zaten. Ayy, çok güzel olacaksın. Makyajını da ben yapacağım, canlı canlı renkler süreceğim sana. Gökkuşağı gibi olacaksın.”

O hafta ilk kez günler öncesinden hazırlık yapmıştık. Onur Haftası’ydı. Özel hazırlık istermiş ,öyle dedi. Her bi’şeyi de bilir benim kızım. Peki dedim. Annelik, båzen akışına bırakmayı da bilmek demek. Heves ettiyse, kızının seni süslemesine izin vermek de galiba.

Cumartesi akşama doğru geldi. Pek bi’ neşeli, heyecanlı. O heyecanı beni de sardı. İlk kez, ben de manevi de olsa kızımla Pride’a gideceğim.

Akşamdan başladı saçımı boyama. “Yarın ne giyicen?” Yok o olmaz, bu olmaz… Sanırsın assolistim de yarın, ben sahne alacağım… İlk kez süsleniyorum, kızım kocaman olmuş da, ‘anasını görücüye çıkarır gibi hazırlıyor.’

En cacçaflı, pullu bir body buldu. Nasıl ışıldıyor, evde ve o ışıktayken bile. Yüz metreden, “ben buradayım” diyor. Neyse, üstte kara verildi. El mahkum. Sırada alta ne giyileceğine geldi. Birkaç şey gösterdim, yok. Onları da fazla tutucu buldu mu? Karnavallık şey miymiş?

20200628_055126.jpg

Şortlarımdan birini beğendi, ilginçtir. Giydirdi, üstünde göreyim dedi. “Tam, bu olur daaa.” Ee, da’sı ne? “Biraz daha mı kısaltsak?” Koştu, makası aldı, kesti. Şort oldu mu sana, ultra midi… İlk anda biraz kısa gibi görünse  de ben de beğendim sonradan, yalan yok.

2 saati falan böyle yedik. Biraz çene, biraz makara, gece yarısını geçti. ”Hadi, yatalım mamiş” dedi. “Sabah erken kalkacağız, daha hazırlanacağız.”

Öğlen olmadan kalktık. Tez canlıdır da biraz. Kahvemi bile içirtmeden, duşa yolladı. Kıyafet giydirildi. Makyaja başladı. Renkler, “ben tamamım, oldum”, verin mikrofonumu, ‘ablan assolist bebeğim’ tonlarında. Hayal gücünüze bırakıyorum… Şu kadarını söyleyeyim; ’konsamatris olarak çalıştığım zaman da bile’, o tonlarda makyaj yapmadım…

Sıra maniküre geldi. Bak, ojelerimi çok sevmiştim. Her biri ayrı renkteydi. Ellerimden gökkuşaığ yeniden doğuyordu. Ellerim de güzeldir. Reklam almadım, güzel ama ellerim.  Oldukça hoş olmuştu.

Girişi çok uzatmadım, yok yok. Karnavala gidecekmişiz, özel hazırlığı ve günün geri kalanında, o halde yaşadıklarımı betimleyebilmeniz için, sadece çok fazla ayrıntı verdim. Gözünüzde belki daha kolay canlanır diye.

15.00’da Taksim’deydik. Onur Haftası olduğu için, kılığım çok da yadırganmadı gibi. Korktuğum kadar değilmiş. Yıl 2015 demiş miydim?

Gezi’de yitirdiğimiz canlardan, Mehmet Ayvalıtaş için basın açıklaması vardı. İlk planımız ona katılmaktı. 16’ya doğru Galatasaray Lisesi’nin önündeydik. O zamanla  lisenin önü daha “düşman işgalinden kurtarılmamış…” Hâlen anmalar, basın açıklamaları, “Cumartesi İnsanları”nın oturumlarına ev sahipliği yapıyordu…

20200628_055100.jpg

Ne etkinliklere, eylemlere, anlamalara katıldık orada. Dağ gibi anılar… Yazarken bile, gözümün önünde canlandı… Neyse, maziye dalmanın sırası değil. Gerçi, geçmişi yazıyorum da, “geçmiş” mi, emin olamıyorum… İzleri taze olan, akla geldikçe yürek kanatan ne kadar “geçmiş”se, “geçiyor”sa…

50-60 kişi kadar kişi olduk. Tam saatinde, basın açıklaması okundu. Sloganlar vs derken, 20 dakika sonra bitti. Arkadaşların çoğu zaten Pride’a gidecekler, bir kısmıyla da Mis Sokak’ta, bazılarıylaysa Taksim Meydan’da buluşacağız.

Sanırım 15-20 kişi kadardık. Küçük gruplar halinde, arada biraz aralıklı şekilde, çene çalarak, birbirini nadir görenler ise hasret gidererek yürüyoruz.

Bana laf atılıyor, bizimkiler. “Aa, Ece bu ne şıklık? Aman, sen ne güzelmişin” goygoy, taşlama arası, tatlı atışmalarla şakalaşıyoruz. Haklılar da; ’ilk kez kadın kadın’, ‘kokoş halimi’ görüyorlar. İltifatlar da yoğundu ama dostlarımdan, arkadaşlarımdan.

Tahmini Galatasaray Lisesi’nden, 100 metre uzaklaşmamışızdır. Ağır adımlarla ilerliyoruz, vaki de var, sohbet de olunca, normal yani.

Birden bir curcuna, bir gürültü. Yoğun kargaşa. Resmisi, sivili, çeviği. Nasıl bir koşuşturma, bizim yöne doğru “dört nala…” Vakit erken, kimse bi’şey anlamadı. Hepimiz birbirimize bakıyoruz.

Daha saat 16.30 falan. Kortej yürüyüşe bile geçmemiştir, nedir bu? “Başka sebepledir yavaşlayayım, geçsinler” dedi grubumuzdan birisi. “Kenarda duralım da bize bulaşmasınlar” diye başka bir ses daha geldi. Durduk! Geçecekler diye bekliyoruz.

Galiba, Yunan Konsolosluğu civarındaydık, kenara durmaya karar verdiğimizde. Onlarsa, Ağa Camii’nin oralarda falanlar. Kenarda bekleyenlere hakaretleri, gırla gidiyor. Ansızın, bir kısmının tam tepesinde gaz bulutu… Şoktayız! N’oluyor abi? Ne bu hiddet? İstiklål Caddesi’nde, öyle kalabalık grup falanda yok ki?

Meğerse, son dakika kararıyla “Onur Yürüşü” iptal edilmiş… Meydanda toplanmaya başlayan kitleye saldırılmış, gazla, plastik mermiyle kitle dağıtılmış. Dağılıp, sokak aralarına girenlerin peşindelermiş.

Olayı uzun uzun anlattım da bunların hepsi 1 dakika içinde olan şeyler.  Önlerine çıkana gaz sıkıp, plastik mermi atıyorlar. Küfürler, tehditler, göz dağı verme çabaları devam ederken; sağ bacağımdan bir şeyin hafif çarparak, yere düştüğünü gördük…

Devamında ”dağılın dağılın” uyarıları. O arada, kim olduğunu net seçemiyorum, biz tayfadan birisi koluma girmiş, arka sokağa doğru çekiştiriliyorum. Herkes benim için endişeli. Kılık, kıyafetle “burdan geçiyordum ”gibi , rol kesme şansım da yok. Canım arkadaşlarım!

Arka sokaklardan, o aradan, bu köşeden gir, çık hopp kendimizi kutsal Mis Sokağa attık. Ortalık toz duman. O kadar kalabalık, ne ara toplandı? Ne zaman gazlanıp, kovalandı?

Hiç abartısız, insanlar üst üste. Metro, metrobüslerde bile o balık istifini görmedim hiç… Sokağın altı ve üstü kapatılmış. İstiklâl tarafından, yoğun aralıklarla gaz devam ediyor.

Barlar tepeleme insan dolu. Hiçbir mekanda, bırak adım atmayı, girmeyi bile düşünemiyorsunuz. İleri geri derken, biraz da minyon olmanın avantajıyla, bir barını girişine kapağı attık.

Ben kızımı, kız, beni kontrol ediyor. Yara, bere var mı diye. İkimiz de sağlamdık. Zaman zaman, gazlanan, gözleri yanan insanlar haliyle, el yüz yıkamak için; mekanların içine giriyorlar. Bir “doldur boşalt” hali oluşuyor. İçerideki, dışarıda, dışardaki de içeri girivermiş.

Öyle anlardan birinde, ana-kız gene sokak tarafına doğru, kapının önüne düştük. Birbirimizi de “kolluyor”, yitirmemeye çalışıyoruz.

Ansızın, “anneeee” diye, kızımın çığlığı yırttı ortalığı… Gazdan göz gözü görmüyor, öte yandan. Hafif gaz bulutu dağıldı ki benim kız ağlıyor, el kafasının arkasında…

Son kapı tarafına denk düştüğümüzde, gazla birlikte, plastik mermi de sıkılıyordu. Sıkılmak ne kelime; yağmur gibi yağdı demek daha doğru…

Plastik mermi, çocuğumun kafatasını deriden sıyırarak geçmiş. Ayağını değil, kafasının arkasını… Atılma şekillerini, yoğunluğunu anlamak, artık size kalmış…

Apar topar, arkaya çektik. Başının arkasını, kontrol ediyorum. Kanama var, var da saçlara bulaşan kandan, neresi olduğunu anlayamıyoruz. Ben dokunurken korkuyorum, o dokundukça bağırıyor. Tam bir sinir harbi. Benim elim, ayağı boşaldı, kendimi kaybettim…

Orada sağlıkçı birisi, kanamayı engellemek için, basınç yapıyordu, kendimi hatırladığımda. Sonra, kadın bir dostum oradaymış, beni sakinleştirmeye, diğer yandan da sokağın başındaki ambulansı sokağa getirtmeye çalışıyor…

“Nuh diyorlar, peygamber demiyorlar!” Sokmadılar sokağa ambulansı… Olan biten her şey 2-3 dakik da yaşanıyor. Kızın ağlayışı, onu öyle görmek…

Mekanda boylu yapılı bir genç adam dedi ki: ”Onlar izin vermeyecekler ambulansa. Ben kucağımda, oraya kadar taşırım.” Öyle de yaptık! O, kadın arkadaşım benim kolumda, kız yardım eden adamın kucağında…

20200628_055218 (1)

Gaz bulutu arasında, 50 metre kadar yukarıdaki ambulansa attık kendimizi. Hemen hareket ettik, istikamet Haseki Hastanesi. Civar hastaneler doluymuş!!! Artık kaç kişi yaralandı, ne kadar sürdü de insanlar hastanelere sığmaz oldu, fikrim yok.

Yarım saatten fazla zamanda, hastaneye geldik. Hastanenin acili ful, insan dolu. Oraya bile, bizden önce Taksim’den getirilenler olmuş.

Herkes şaşkın, telaşlı. Oranın yoğunluğu da neredeyse ”mahşeri kalabalık…” Tablo şöyle; bir tarafta “sıradan halk”, diğerleri “rengarek her cinsiyet ve yönelimden…”

Hele ben, hele ben? Girişte, niye kendimi uzun uzun anlattığımı, şimdi anladınız mı? Yarı pop klibi oyuncusu, öte yarım ‘erotik film yıldızı’ bir dönme, öylece kaldım mı hastane koridorlarında?

Kızın ağlaması, susmayan telefonlar, ben yarı üryan… İyi de biz zaten evden, “karnaval”a gideceğiz diye çıkmıştık. Hastane olacağını bileydim, üstüme daha uygun bi’şeyler giyerdim…

Çocuğun canı çekmiş, anasını şık görmek istemiş, hakkı değil miydi? Bunca ceberrutlaşacaklarını çocuk nereden tahmin ederdi ki?

Saat 22.00 dolaylarına kadar hastanedeydik. Bir süre sonra zâti kimse kılığımı umursamaz oldu, belki de gözleri alıştı. Sözün özü, “balo kraliçesi” olacak ben, tüm frapanlığımla refakatçi oldum, ana oldum.

2-3 günde bir pansumana gittik. Şikayetçi olduk! Raporumuz bile varken, ne sonuç çıkmıştır ? Siz karar verin…Yanayım yanayım da yavrumun hevesi kursağında kaldığına mı yanayım, yediği gaz kapsülüne mi yanayım? Kızım mı, iyi iyi. Arada kafası gelip, gidiyor. Gerçi, eskiden de çok ’normal’ değildi. Şimdi en azından mazereti var… Dellendiğinde bahanesi hazır.

Siz yasakladınız, biz çıkmaktan vazgeçtik mi? 2016, 2017… Geçen sene de sokaktaydık. Ne sizin faşizminiz son buldu, ne de bizim sokak ısrarımız…

Yok saymanız, yok olmamız demek değil! Yan komşunuzuz, eski sıra arkadaşınız, otobüsteyiz belki yanınızdaki. Onur, bahşedilen değil, sahip olunandır!  O sokaklarda, hayatta, haklar da bizim…

Siz vermesiniz de biz alacağız! Haklıyız kazanacağız! Sadece İstiklâl Caddesi, bir tek Taksim değiliz. Üzgünüz ama yaşamımızı da ONUR’umuzu da varlığımızı da alamayacaksınız, yok sayamayacaksınız…

Ayyyy ayyy ayyy ayyy geldik, geleceğiz. Bin kovdunuz, on bin geldik. Bir ölsek, bin doğuyoruz. Korkmayın be, sadece gökkuşağına boyayacağız. Ha, bu arada bana bir karnaval borcunuz var… O karnavalı da yaşayacağım elbet, yaşatacağız heves edenlere…

 

CUMARTESİ AKŞAMI BOŞ MUSUNUZ?

2018 yılı Kasım ayı başlarında, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Atölyesi için Antakya’dan davet almıştım. Diğer davetliler de LİSTAG (Lezbiyen, Gey, Transseksüel,Biseksüel, İnterseksüel + Aileleri ve Yakınları Derneği) ailelerinden iki anneydi.

Atölyenin ilk günü için “Benim Çocuğum” film gösterimi ve film üzerinde, konuklarla açılım (bireylerin cinsiyet kimliklerini veya cinsel yönelimlerini aile veya da çevreye açıklaması) süreci, süreç sonrası nasıl yol alındığına dair bilgilendirme, soru-cevap bölümüydü.

Filmden karelerle beraber sohbetimiz de akıyordu. Salonda 60 yaşlarda bir anne ve kızı vardı. Filmle tanışma hikayelerini anlatıyorlardı. Ailenin oğlu gey olduğunu açıkladıktan sonraysa, annenin yalnızlık , çaresizlik duygusunu sezinleyerek film izlettirdiğini anlatıyordu  anne bize.

0

Annenin sözleri, biraz acı doluydu. İlk anlarda nasıl korktuğunu, ‘dünyada tek’ hissettiğini, kimselere dert anlatıp, akıl danışamadığını, çocuğuna karşı nasıl davranması gerektiği konusunda fikrinin olmayışından bahsediyordu. Ara ara da abla söze giriyordu.

Filmle tanışmalarının nasıl onarıcı olduğunu, yalnızlık duygularını yok ettiğini anlattılar. Kadın, “bir benim başıma gelmemiş, tek benim oğlum değilmiş, biraz içime su serpildi, rahatladım” demişti aileleri ve yaşadıklarını izledikçe. “Oradaki aileler, çocuklarıyla barışabiliyorlarsa, üstesinden gelebildilerse, ben neden yapamayayım” diye devam etmişti.

Elbet bazı durumlar, olaylar başımıza geldiğinde, yalnız ve de çaresiz hissedip; “sudan çıkmış balığa dönmek” kaçınılmazdır. Öyle anlarda insanlar en çok da “kendi gibi” insanların yokluğunu hisseder, ihtiyaç duyarlarmış. Anne de bundan dem vurdu. Kişisel olarak röportaj yaptığım aileler ve yakınlarının da en çok yokluğunu hissetiği “kendi gibi insanlar var mı?” Konuşabilmek, içini açabilmek, dertleşebilmek büyük oranda eksiklik duyulan hallermiş.

Neyse ki artık bu ihtiyaçlara cevap verecek aile ve yakınları  dernekleri, derneklerin danışma hatları var. Artık kimse yalnız değil! Aile gruplarıyla tanışmak biraz süreç alır/alıyormuş da, o anlardaysa; “Benim Çocuğum Belgeseli” yol göstericiniz oluyor.

20200626_004331.jpg

Kurgusuyla, tekniğiyle oldukça iyi bir film. 2 perdeden oluşuyor, ilkinde “herkes gibi, her ev ve aile gibi” insanlarla tanışıyorsunuz. Tıpkı bizler, senin, benim gibiler… Kendinizi, kendi evinizi buluyorsunuz.

2.bölümdeyse, o ev/ler/in farklı hallerine tanıklık ederken, çocuklarıyla da tanışıyorsunuz. Aile ve çocuk ilişkilerine, belki çatışma sonrası kurulan bağlara… Spoiler’dan kaçınmaya çalışıyorum, gerisini izlemek size  mi düşse acaba?

“Başka bir aile mümkün” mü’yü merak ediyorsanız hatta ve hatta çocuklarınızın yönelimleri, kimliklerin heteroseksüel (karşı cinsten hoşlanan kadın/erkek) bile olsa, mutlaka ki o ailelerden edineceğiniz deneyimler, farklı bakış açıları mutlaka vardır. “Koşulsuz Sevgi”nin tarifini bulacağınız muhakkak…

2020 Onur Haftası kapsamında BSB’nin (Belgesel Sinemacılar Birliği) Youtube kanalı üzerinden filmin gösterimiyle beraber, yönetmeni Can Candan, LİSTAG Aileleri’nden  de konukları ağırlayacağı bilgisini sizlerle paylaşmak isterim. BSB’nin sayfası ve detaylar için; WWW.BSB.ORG.TR

27 Haziran Cumartesi akşamı, saat 21.00’da başlayacak etkinlik herkese açık. Yönetmene, film ekibine, ailelere sorularınız olabilir, belki de tanımak isteyebilirsiniz.

Temas etmek; tanımaya, anlamaya, s/empatiye kapı aralar. Sinemaya, belgesele, başka dünyalara da ilgi duyuyorsanız, kaçmaz bir fırsat derim.

Programınız uymuyorsa, yine de filmi görmek, belki belleğinizi de yenilemek isterseniz, linkten filme ulaşmanız mümkün:  www.benimcocugumbelgeseli.com Şayet, LİSTAG’a ulaşmayı arzularsanız;” listag.org”  adresi üzerinden de temasa geçebilirsiniz.

Ne yanlışız ne de yalnız! Ailelerimizle, yakınlarımızla, kimlik ve yönelimlerimizle, gökkuşağının altında kocaman bir aileyiz. Fobiler öldürür! Aşk bedende değil, kalptedir! Başka ailelerde, başka bir dünyada mümkün…

20200626_004256.jpg

As bayrakları as! Bu yıl sokaklara çıkamasak da alanlara inemesek de olduğumuz her yer alan, olduğumuz her yer coşku.

18. İstanbul Onur Haftamız renkli olsun. Lezbiyenli, Dönmeli, Geyli, Biseksli, İnterseksli,Quuerli+ olsun. BİZ’li olsun. Ben Nerdeyim mi ayoll #Prideİstanbul2020’deyim. Peki, sen nerdesin aşkım?

20200626_004256.jpg

YARIM EVLER…

Bugün, bazı evler eksik… Bazı evlerde hüzün var… Bazı evlerin çocukları hüzün kuşu… Hele de küçükken tatmışsa acıyı, hafızasında belli belirsiz bile olsa, bir görüntü yoksa naçarlığı tarifsiz…Devamını Oku

DİP DALGA

En kötü hangisi olacak, kestirebilen var mı? Pandemi, korona evet var da açlık, iflasa giden piyasalar yok mu? Hangisini önceleyeceğiz? Taş yemeye mi mecbur edileceğiz?

1 Haziran artık yeni “normal”imiz. Hoş, hiç evlere kapanamadıksa, bu tarihe kadar neyi bekledik? Ücretsiz izne yollananlar ve görece idare edebilenler evlere kapandık, biraz yavaşlattık hayatı da tamamen karantina uygulanmayınca ne işe yaradı?

Kiralarını, faturalarını ödeyemeyenler, temel ihtiyaçlarını karşılayamayanlar için, sosyal devlet olamadıksa, neyi başardık? Hafta sonları veya tatillerde kısa süreli sokağa çıkma yasakları neyi çözdü? Sokağa çıkamadık ama marketlere gidebildik…  Fırınlar açıktı, zaman zaman tatlıcısı, kargosu, kuryesi hep sokaktaydı. Bunlar da insan! Makineler hizmet vermiyordu. Onlar ailelerine, müşterilerine, mesai arkadaşlarına taşımadılar mı bulaşıyı?

Hal böyleyken, bir kısmımız köleliğe devam ederken, bizlerin kapanması neyi çözdü? Neyi durdurduk ki? Neyi engellemek için, neden engellendim ya da?

İşin özü; elden ele gezdi durdu hastalık… Onca şey olurken, kapanan küçük esnaf da cabası. Sahipsiz bırakılmak, insanın en karanlık açmazıdır. Kısmen benim de yaşadığım anlar oldu, çoğumuzun yaşamak zorunda kaldığını.

Devleti, devletliğini bu zamanda hissetmeyeceksek, ne zaman hissedeceğiz? Hantallaşan kadrolarıyla, gerçek ihtiyaç sahiplerini belirlemekte zorlanıyorsa, devletin gücü nerede, neyi ifade eder?

Sosyal Sigortalar Kurumu, elektrik , su, doğal gaz şirketleri üzerinden, kimler gerçekte zorda ,kimler ekonomik zorunlulukla yaşamaktadır? Belirlemek zor olmamalı sanıyorum?

Bana, “10 ₺ bağış kampanyası” mesajı dışında  ulaşan olmadı, ya size? Kısmi işsizlik sürecimde, arkadaş- dost-aile dayanışmasıyla hayatımı sürdürdüm. Çoğunluk da böyle, biliyorum.

Oturduğum semtte çay ocağı büyüklüğünde mekanlardan tostçu, ev yemeği türevi işletmelerle ayakta durmaya çalışan 2 kadın esnaf süreç içerisinde kapatmak zorunda kaldı. Birinin dükkanı boş, birinin yerine de hemen berber açıldı. Bireyler hadi tespit edilemedi yahut da ‘bizler  vergi diliminde , küçük kazancız, gözden çıkarılabilir kesimiz’, peki esnaf?

Gerekli desteği bulamayan, bulsa da halkın büyük çoğunluğu fakirlik düzeyinde yaşamaya mecbur olduğu için, alışveriş yapamaz durumdaysa, para harcayamıyorsa, esnaf nasıl dönecek? Kirası, stopajı, çalışanın maaşı, şahsi giderleri, kendi bakmakla yükümlü oldukları?  Çarkların dönmesini nasıl bekliyoruz?

Pandemi tedbirleri, toplu taşımlarda uygulanmıyorken, 3-5 masayla iş çeviren, onunda yarısı sosyal mesafe gereği iptal olan işletmeler nasıl ayakta kalacak?

Pazar günü, bir arkadaşımla buluştuk. Yemek ihtiyacı için oturduğumuz mekanın garsonları dert yandılar. Ki, İstanbul’un köklü kuruluşlarından ve hemen her yerde şubesi olan bir markadan bahsediyorum. 1 Haziran’dan beri, ilk kez o gün, doğru dürüst iş yapmışlar. Varın bunun sokak arasındaki, isimsiz esnaf lokantasını düşünün…

Siftahsız kepenk kapatan insanlar var. Giderleri yüksek olduğu için, fiyatlarını artırmak zorunda kalan, alım gücünün aşağı düşmesine yol açan piyasa mı salt suçlu?

Bende para yoksa, bakkala gidemem. Olmayan parayı harcayamayacağım için, bakkal da toptancısına ödeme yapamayacaktır. Zincirleme domino taşları devrilecek kuşkusuz…

Şarj kablom kopuktu, Pazartesi günü düzenli gittiğim, bir nevi ahbap da olduğumuz telefoncuma uğradım. Kendisi de küçük esnaf. Sokak arasında minicik bir yeri var. Eskiden yardımcı elemanı vardı, şimdi yalnız çeviriyor. Onunla da sohbetimiz aynı geçti. “İnsanların bir kısmı da tatile gitti galiba” dedi. Şu şartlarda tatile giden, gidebilen kaç kişidir bilinmez ama halkın yoğun şekilde parasızlık çektiği aşikâr…

Kimse zaruriyet hissetmiyorsa, yeni bir şey almamaya, değiştirmemeye özen gösteriyor. Evde yapabileceklerimizi, kendimizin yaptığının yeni rutinlerimizi dönüştüğünü de zaten belirtmek lüzumsuz.

Piyasaları rahatlatmak adına küçük ölçekli ve bireysel kredi açıklamaları yapıldı, olmayan parayla para kazanmak. Fakat ona bile ulaşamayan, onay alamayanlar çoğunlukta. Pandemi öncesinde çarklar zor dönüyordu. Çoğumuz bankaların kara listelerindeydik. “Piyasayı canlandırıcı kredi paketleri”ne ulaşmamız, iyice hayal oldu…

Devletin yap(a)madığını, bireysel çözümlerle kendimiz çözmeye çalışıyoruz da orada da sonuç yok. Borçlarımızı yeni kredilerle yapılandırma, öteleme, ötelerken de daha uzun vadede borçlanma gayretlerimizin de önü çıkmaz sokak…

Kaldı ki, borcu borçla çevirmeye çalışanlar için, çözüm “yeni kredi paketleri” de değil. Sıtmaya da razı olduk. Sıtma bizi kabul ederse elbette ki…

Evet, bir dip dalga ufukta görünüyor. Dalga salt korona bazlı olmayacak. Bu gerçek, yöneticilerce de bilinmekte, bilinmiyorsa asıl o zaman vay halimize… Çözümleri neler? B, C planları var mı? Plan için niyetleri var mı yahut? “Pandora’nın kutusu” açılırsa, sadece halk savurulmayacaktır…

Kendi dayanışma ağlarımızı daha da büyütür; belki bizler de yüksek ücretli konserler vererek, yaralarımızı aramızda sararırız…

Ben, konser başı 50.000 ₺’den aşağı çıkmam. Sesim de sanırım, o konserlerdeki çoğu “sanatçı”nın çıplak sesinden iyi değilse de yakındır.

Son söz; kayıkta olanların yolu nereye açılacak, sonumuz “imamın kayığı” mıdır? Küreksiz kaldığımız sandalda, kollarımızdan daha ne kadar kürek  olmaya dayanacak? Gelecek dip dalga, kaçımızı karaya taşıyacak, boğulursak da sadece biz marabalar mı boğuluruz, önümüzdeki günler nelere gebe?  Haydi, hayır ola diyelim…

EMPATİYE RAMAK KALA…

Empati; karşındakinin his ve düşüncelerini algılamaya çalışma güdümüdür. İnsan ilişkilerinin yakınlaşması, ‘insanileşme’ halidir de denebilir empati için. Birbirimizi anlama kültürünün de parçasıdır haliyle. İletişim başlatma, diyaloğa açık olmaktır da empati  kurmak.

3-4 gün kadar önce, Twitter’da bir kadın hesabının “Kocam isterse çalışabilir” diye attığı tweet ile başladı her şey. “Tersine Dünya”, diyebileceğimiz bir mesaj içeriyordu.

Bir akım başlatma hedefi güdülmediğine eminim. Belki, o tweet sahibi de böyle bir zincirleme reaksiyona dönüşebileceğini düşünmemiştir. Toplumların, toplulukların neyi sahipleneceği veya üzerlerinde nelerin tetikleyici olacağını kestirmek, ”dolma noktası”nın ne olacağını bilebilmek mümkün değildir. O damarın taşmasına öncülük etti, bu tweet.

İlk anlarda hastagsiz başlayan genelde erkeğe göndermeli veya da toplumsal rollerin değiştirilmesiyle kadınların kendilerini ifade etme hali, çığ gibi büyüyerek bir nevi “ 8 Mart” havasına büründü…

Erkeğe gönderme gibi görünse de kadının karşısına ‘görünmez çelik duvar’ gibi dikilen sistem, erk, erk’ek, toplumsal normlar, baskılanma, nefret, şiddet, ezilme hali, ötekileştirilme diye adlarılabilecek, kadınlarla artık yeter” nefes alamıyorum” dedirten tüm durumlara karşıydı.

Yazılı olan ya da olmayan, toplumun kılcal damarlarına kadar işlemiş gerek atasözleri, deyimler, pelesenge dönüşmüş tüm kalıplar, tersine  yansıtmayla oldukça yaratıcı, zekice ve de bolca kadınca tavırla başkaldırıya dönüştü…

Aydınından, sanatçısına, yazar çizerine, öğrencisine, ev kadınına, başı örtülüsünden mini eteklisine, fenomeninden az hesaplı kullanıcısına, politiğinden apolitiğine, beyaz yakalısından mavi yakalısına, heteroseksüelinden transseksüeline, alevisinden sünnisine “kadın/lık” paydasıyla birleşen, kadın sorunsalının muatapları olan geniş bir kesimce sahiplenildi.

O an, bütün aynılıkları ve ayrılıklarıyla sadece ve sadece “kadındık.” Hâl böyle olunca elbette destekleyen veya “Off yeter” diyen erkek yelpazesi de genişti… Ortalama 9-10 yaşından sonra tüm kız çocuğu ve kadınların “kadın olma” deneyimi üzerine yaşadıkları, yaşatılanlar, toplumsal baskılara tepkileri ‘bazı erkek abilerimizi’ de rahatsız etmişti. Kaçınılmazdı haliyle bu refleksleri…

“Erkekler çiçektir! “Erkek dediğin, kadının elinin kiridir.” “Erkek kendini, gelecekteki hanımı için saklamalıdır!””Erkek erkeğin kurdudur.” “Erkek dediğin, biraz işveli cilveli olacak; karısını eve bağlamayı bilecek…”

“Erkek cinayetleri” çok abartılıyor, bu toplumun başka sorunları da var. Sadece erkekler öldürülmüyor ki”  “4 erkek, her kadının hakkıdır.”

“Erkek Yazar.” “Erkek romancı.” “Erkek sürüsü.” “Yuvayı erkek kuş yapar.” “Baylar ve Kadınlar.”” Erkeği kadın değil, ar ve namusu korur.” “Oğlunu dövmeyen, dizini döver.” “Ev yapaksan tuğladan, erkek alacaksan Muğla’dan.”

“Erkek hakim, erkek polis, erkek subay, erkek doktor, erkek öğretmen, erkek hoca, erkek memur, erkek çalışan, erkek müşteri, erkek yolcu, erkek yanı.”

“Erkek dediğin vücut hatlarını belli eden şeyleri giymeyecek, sakalını, bıyığını uzatmayacak. Eğer bunları yapıyorsa, vay efendim ben taciz ediliyorum demeyecek. Bunları yapan erkek aranıyordur, yolludur.”

“Üniversiteye gitsinler tabii. Ama nasılsa evlenince diplomayı alıp duvara asacak, evlerinin beyi olacaklar.” “Boşanmaların  artmasının nedeni; erkeklerin iş hayatına girmesinden kaynaklı, asıl görevi  olan kocalığı unutuyor çalışan erkekler.”

“Erkek dediğin evinden damatlığıyla çıkar, kefeniyle döner.” “Erkek erkekliğini bilmeli, kapıyı güler yüzle açıp, masaya 1 tabak sıcak yemek koymalı çünkü kadının kalbine giden yol  midesinden geçer.”

“Namus farklı mesela. Kadının elinin kiri, doğasında var. Kadın yaparsa bir şey olmaz ama erkek? Erkek, erkekliğini bilecek. Kendini bilmeyen erkek, eksik bir erkektir. İleride baba olsa, çocuğunun yüzüne nasıl bakar?”

“Erkek dediğin bakir olmalı!” “Yolda sakız çiğneyen erkek “yolludur.” “Evlenmelik erkek ayrı, eğlenmelik erkek ayrı.””Erkek kısmı sokakta sigara içmez, sakız çiğnemez”

“Bir erkek gece gece şortla dışarıda geziyorsa aranmıştır, tecavüz eden kadının suçu yok. Hem ne işi varmış, gecenin o vakti kısacık şortla dışarı da?”

“Erkeğin hayır dediğine bakmayacaksın. Erkek naz yapar…” “Bakir olmayan erkekle evlenilmez, onlar eğlenecek erkeklerdir. Eğer bakir değilse ona yapılan tecavüz meşrudur. Oğlan mıdır, erkek midir belli değil zaten bunlar!

“Ya şu dergiye, bir de erkek yazar koyalım da; feministler saldırmasın.” “Panele bir erkek koymamız lazım, yoksa kötü görünecek.”

“Maskülizm kadın düşmanlığıdır. Maskülistlerin hepsi de çirkin ve evde kalmış erkeklerdir.”

“81 ilimizin sadece ikisinde Erkek Valimiz var. Büyüklerimiz önümüzdeki kararnamelerde, bir iki erkek vali atasalardı iyi olurdu…”

“Cinsiyet eşitliğine inanıyorum. 8 Mart Dünya Erkekler Günü’ne, ben de katılmak istedim;”Kadınları almıyoruz” dediler…”

“Kadının dibisin dibi! Heykelini yapmaya kalsak, memelerine çimento yetmez…” “Poposu yere yakın erkekten korkacaksın!”

“Vazektomi hak mıdır, günah mı?” Çalıştayımızda konuklarımızla, keyifli bir sohbet yaptık.

IMG_20200607_065708 (1)

Yukarıdaki seçkilerle beraber, isimleri değiştirilen yemeklerimiz ve tatlılarımız da vardı. “ Civan dudağı, babalı oğullu çorbası, erkek budu köfte, güzelherif otu, ezo damat çorbası, sütlü nuri, enişten tost…”

Tüm bunlar yazılmışken, etek boyları, kıyafetlere göndermeler cevapsız kalacak değildi elbette… “ Şort boyu belli ediyor, yollu bu! “Bu pantolon kıçını başını belli ediyor GİYEMEZSİN!!!”

Hepsi ve daha fazlasını “ErkekDediğin” ve “ErkekYeriniBilsin” etiketleri altında görebilir, kendi cümlelerinizi de ekleyebilirsiniz. Hepimizin sesi, coşkusu, kadının sesi duyulmuş olsun… İlk yazılmaları, Sevgili Funda Dörtkaş üşenmeden listelemişti kişisel bloğunda, emeğine sağlık. Zaman zaman ben de oradan yararlandım, buradaki bazı iletiler için.Teşekkürlerimle.

Oldukça yaratıcı, zeka ve de mizah örnekleriyle karşılacağınız uyarısında bulunmuş olayım. Keşke hepsine yer verebilseydim. Yazan, paylaşan tüm kadınları da ayrıca kucaklıyorum. Renk,çoşku, isyan, kadınlık kattılar.

Bir de, toplumsal cinsiyet eşitliğine destek sunan  TMMOB,TTB gibi meslek odaları, yerellerle beraber, İstanbul Büyük Şehir Belediyesi  de vardı. Gözüme çarpanlardan bazıları kısa cümlelerle. “22.00’dan sonra erkekleri duraklar yerine evlerinin önünde bırakılacağız.(İBB)” “Erkekler için, pembe otobüs  uygulamasına geçiyoruz.(Şişli Belediyesi)” “Erkek sığınma evlerimizin yapımı devam etmekte olup, sene sonu faaliyete geçecektir.(Beylikdüzü Belediyesi)”

Kendi gönderimden de bir tane paylaşayım mâdem öyle. Yazarlığın avantajını, niye kullanmayacaktım ki? “ Davetkâr davetkâr ortalarda dolaşıyorsunuz. Sonra da kızlar bizi köşeye sıkıştırdı…” IMG_20200607_021800

Ülkenin herkesiminden kadının, birbirine dokunmasına, tanımasına, belki başka adlarla bilinenin keşfedilmesine  de yol açtı. Misal, “halam geldi”ye gönderme olarak; “amcam geldi” diye yazdığımda; bir kadın arkadaşım, ne demek istediğimi sordu. Anadolu’da ve özellikle Orta Karadeniz civarında:”âdet dönemi”, “aybaşı olma” hali için kullanılan, şifreleme yöntemidir…

“Halam geldi”ye denk düşen, İngilizler’in de bir kalıbı vardır. Şu an tam anımsayamıyorum, çok bilindik değil. Dönemsel olarak, kadınlar, kadınlık halleri her kültürde “utançla” özdeşmiş…

Şimdilerde, en azından büyük kentler de “halam geldi” demiyorsak da pedler, kadın hijyen ürünleri için; “Lütfen siyah poşet alınız” uyarısı yok mu, bazı bilindik marketlerde..?

Kadınlar, empati hareketi başlattılar. Örf, anene, toplumsal dayatmalar, yaşatılan utançlar, cinsiyet ayrımcılığı… üzerinden.

Yukarıda da değinmiştim. Empatiye  bile uzak olan, kadının sesinden rahatsız olan erkekler, erkek zihniyeti var. Pek tabii ki, sözlüklerin en “Ekşi”si de, ne kadar “kadın dostu” olduğunu göstermekten de geri kalmamıştı…

Kadınlarla başlayan hareket, ertesi gününde ülkenin her türlü ötelenen, azınlık konumundaki kesimleri için de kuruldu.”KürtlereEmpati”, “AlevilereEmpati” en çok ileti gönderilenlerindendi. Bakmaktan, neler yazılmış, empati kurulabilmiş mi görmekten zarar gelmez derim.

İçimizi ne kadar açarız, açık ya da bastırılmış nefreti ne kadar yenebiliriz, yaşadıkça göreceğiz. Sınırlarımız neresi, kimlere kadar uzanıyor empatimiz bakıp öğreneceğiz. Acaba bir kulağımızdan girip, ötekinden çıkacak mı?

İçimizdeki Ermeni’yi, Rum’u da anlamaya çalışacak mıyız? Kucağımız ne kadar büyük? Lgbtiq+’lara da sıra gelecek mi? Misal,  bizler tüm ötekileştirilen ötekilerin de “zencisi” mi olacağız???

İyimserim, hiç dokunmamaktansa, kısıtlı veya yüzeysel temasın bile, birilerinde değişime, dönüşüme olmadı meraka yol açıp, bilgiye doğru yolculuğuna inanalardanım.

O sebeple, 5 Haziran’da başlayan bu kıvılcımın, bizleri kısmi de olsa yakınlaştıracağını umuyorum. ‘Umutlu olmaktan zarar gelmez’ciyimdir…

Sahi, siz heteroseksüel olduğunuzu ailenizde ilk kime söylediniz? Ailenize açıldığınızda, heteroseksüel olduğunuz için tepki aldınız mı? Heteroseksüelliğinizden dolayı toplumda ayrımcalığa uğradınız mı?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BAŞ ÖĞRETMEN KORONA MI?

Yaz beklerken, kış yaşıyoruz! Dünyanın bilmem neresi için hayallerimiz vardı. Yeni arabalar, evler, maceralar, tatiller, aşklar, heyecanlar, elbette ki bütçelerimiz veya hayallerimiz de doğrultusunda…Devamını Oku

ŞİMDİ AVM’Lİ OLDUK, BERBERLERİ DOLDURDUK!

Çocuklar gibi şendik. Normalleşiyorduk, hayatımızı geri alıyorduk?

Devamını Oku

1 2 3 8