Görünmez Değilsin!

Öyle kendimize gömülü, öylesine dünyanın merkezine koymuşuz ki kendimizi kâinat, evren salt ‘ben’den ibaretmişçesine… Kendimizde değilse merceğimiz, en iyi ihtimal ‘at gözlüğü’ açılarımızı, baktığımız yönleri daraltmakta…Devamını Oku

UMUT GENÇLERDE

Bugün sizleri genç bir kadınla tanıştırmak istiyorum. Instagram üzerinden takipleşiyoruz. Yaşına rağmen oldukça iddialı bir projeye de başlamış.Devamını Oku

YOKLUĞU VE ARDINDA BIRAKTIKLARIYLA: BOYSAN YAKAR

Zaman bazen uçuyor, kimi acılar ise daha dün gibi… Hele de yakın çevre, aile ve de dostlar için… 3 gün, 10 ay, 5 yıl…  Söylerken hem çok kolay, öte yandan da bir o kadar da zor.Devamını Oku

MADEN BULMAK

Kadınsanız hiç olmadık şeylere duygulanabilir, sevinebilir, şaşırabilirsiniz… Hele de nadir ya da ekstrem durumlarsa. Aslında ektsrem değildir de yaşadığınız ülke için belki de öyledir.

Kadın görünürlüğünün, görünürlükten bahis vitrindeki kadınların azaldığı, görünmeyecek kadar az oldukları içindir ki, maden bulmak gibi…

Geçen hafta metrodaydım. Sık kullandığım bir toplu taşımadır oysa ki. İneceğim durağa çabuk ulaşmak için, ilk vagona binmeyi arzu ettim, peronda da en öndeydim.

İki dakika kadar sonra, metro geldi. Ben, vagonlardan da önde duruyormuşum. İyi ki de öyle oldu. Metroyu kullanan sürücü, vatman bir kadındı. 10 saniye kadar falan, durakladığımı ve biraz şaşkınca bir gülümseme sergilediğimi anımsıyorum.

Şaşkınlığım, sevincim onca büyüktü ki bu durumu inince de tweet’ledim. Sanırım, hemcinslerim burada daha rahat empati geliştireceklerdir. Göz önünde olan kadınların azlığı, toplumsal cinsiyet rolleri gereği, kadınların belirli alanlara sıkıştırıldığı gerçeği, biz kadınlar için oldukça bilindik bir durumdur…

Neredeyiz Biz? Kadınlar Neredeler?

Gerek mesai saatlerinin başlangıcında, gerekse de bitişinde yanımızda, yöremizde, toplu taşımada çokça kadın görürüz. Görece eşite yakın, kadın yoğunluğu göze çarpar, algısı da oluşur. Mutlu da eder elbet. Öyleyken, peki nerede bu kadınlar?

Mesai başlangıç ve bitiş saatlerinde, var gibi duran kadınları nerede buluruz, hangi sektörlerdeler? Buhar olup uçmuyorlar ya.

Mesleki dağılıma geçmeden, “vitrin”de olmadıkları gerçeği çok bariz… Aksi halde, ‘kadın vatman gören saf köylü’ modunda, şaşkın ve bolca da sevindirik olmazdım sanıyorum?

Gerçeği de çevremizde her dakika, her saat taksi, otobüs, metro kullanan kadın görmüyoruz… Bana denk gelmedi diyecek olsam; sosyal ve çok sık da toplu taşıma kullanan, sokakta olan biri olmak gibi bir durumum da var…

Bu konuda daha önce de bir yazı yazmıştım. Çoğumuz için de bilindik bir durumdur kadınların belirli alanlara, mülkünse de gözden ırak konumlarda istihdamı. 2 sene kadar önce yazdığım yazıdan bu yana da durum aynı…

Kadınlar nerede, hangi mesleklerdeler sorusundan önce; TUİK’in 2018 yılı raporlarına göre; kadın istihdamının %30 düzeyinde olduğunu belirtmekte fayda var.

Bir başka gerçek de kadınlar her alanda, eğitimli-eğitimsiz farkı gözetmeksizin, erkeklerden daha az kazanıyorlar. Kadınların iş hayatında toplam geçirdikleri süre 19 yıl ortalaması düzeyinde.

2018, adrese dayalı kayıtlara göre nüfusun %49,2 kadın. Kadınların ortalama yaşam süresi 80 yaş civarı. Kadınlar sağlık açısından en çok   dolaşım ve sindirim sistemi sorunu yaşıyorlarmış.

“En çok göz önünde” gibi düşünülen milletvekilliğinde, kadın oranı %17. Hani, ‘araya serpiştirilmiş’ ayıp olmasın diye… Ülkenin yarısını temsil etmeyi, yine erkekler görev bilmişler…

Yukarıda durum buyken, istihdamda %30 düzeylerindeyken, kadın için çok iç açıcı şeyler söylemek mümkün olamıyor. Bir ilginç veri de şu vardı; meslek lisesi mezunu, kadın-erkek ücret dağılımında, erkekler %8 daha fazla kazanıyor. Düz/normal lise mezunlarında da fark %1.5 erkek avantajlı.

Kadın kazancı dağılımında ilk sıra sigortacılık-finans sektörüymüş. Sırasıyla, eğitim- sağlık yakın yüzdelere sahipler. Konfeksiyon/giyim, telekomünikasyon, iletişim/bilişim, hizmet sektörü kadın istihdamındaki genel ve yoğun dağılım.

Ve bir anda kadınlara sihirli değnek değiyor ”puf” yok oluyorlar…  Bunca iş çeşitliliğine rağmen, kadınları ara ki bul, bulabilirsen…

Kadınların kalanı evde, tarlada, merdiven altında güvencesiz ve uzun çalışma saatlerine mahkumlar. Kadın emeğinin yok sayıldığı, geleceği ve hiçbir garantisi olmayan, ucuz iş gücü olarak görmekteyiz.

Kadın işsizliğinde, AB ortalamasının 2 katı konumuna ulaşmış durumdayız. İstihdamdaki kadın dağılımıysa, toplumsal cinsiyet etkisiyle belirli alanlara hapsedilmiş durumda…

Neden bir tesisatçı, elektrikçi, oto kaportacı, vinç operatörü gibi alanlarda kadın yok? Yetkin mi değiller? Pek tabiidir ki, kadının bedensel yetersizliğinden değil, ‘toplumun hazır olmayışından…’

Kaç büyük şirkette üst düzey yönetici var? Kaç tane sokakta muhabir ve foto muhabiri kadın var? Pazarcı kaç kadın var? Soruları ve alanları çoğaltmak mümkün… Durum aynı kalacaktır!

Kadın görünürlüğü, kadının iş dünyasındaki istihdamı, mesleki sıkışmışlık bir yana, 1987’de Duygu Asena’nın da dediği gibi; ”Kadının Adı Yok”

Hatta ve hatta biz kadınlar, öylesine yokuz ki 2020 yılında, düğün davetiyesinde sağdıcın bile adı geçiyorken, evliliğin ikinci ayağı, temel gereksinimi gelinin adı yazılmıyor… Damatla sağdıç evlenmedilerse? Son bildiğim, aynı cinsiyet arasında evlilik de yasal değildi?

Orkestra Şefi

“Conductor/Bir Kadının Başarısı” adlı film, tam da bu yazıyı yazmamı tetiklemişti. Film, 1920’li yılların Amerika’sında geçiyor.

Göçmen, genç Amerikalı kadın, müzisyendir fakat asıl sevdası, orkestra yönetmektir. Bu uğurda, yoğun çabalarla Avrupa’da büyük orkestraları yönetir ve konserler verir. Arzusu, ülkesinde şef olmaktır.

Başkanın eşi Elenor Roosvelt de destekçilerindendir, yine de önündeki görünmez duvarların kalkmasına yetmez. Kadınca bir çözüm bulur. Tüm üyeleri kadınlardan oluşan orkestra kurar. Başta önüne engeller çıksa da, 6 yıl bu orkestra devam eder ve büyük başarı kazanırlar.

Bu başarıyı kazanan kadının, yine de karma bir orkestra yönetme şansı olamaz. Birkaç büyük orkestrada, misafir şef olarak görev alır.

Filmin sonunda, jenerikte şöyle bir bilgiye ulaşmaktayız. Gramofone dergisi, 2017 yılının 20 büyük orkestra şefini açıklar. İçlerinde hiç kadın yoktur. Aynı yıl, bu sefer 50 en büyük şefini açıklar. Sonuç farklı mıdır? Hayır!

Evet, bizdeki kadar olmasa da dünyada en azından gelişmiş ülkelerde de kadına dair biçilen belirli roller, haksızlıklar ne yazık ki mevcut. Kıstası gelişmiş ülkeler bazında yapmalıyız değil mi? Yoksa, yaşadığımız ülke ‘güllük gülistanlık’ da dememiz mümkün, pek tabii ki…

Acaba, bir gün bilmem nerede, “aaa, bak bak kadın” diye şaşırmayacağımız günler gelir mi? Eşitlik sağlanırsa, toplumsal cinsiyet kalıpları kırılırsa, başka hangi alanlarda kadınları görüp ‘affallarız’?

Kadınların evlere, dört duvar arası hapishanelere, yokluğa, kimliksizliğe itilmediği günlerin özlemiyle. Ülke nüfusunun, yarısının da “insan” sayılacağı, gelecek özlemiyle…

Sürpriz Damatlar

Sonbahara girerken, hadi biraz moral depolayalım. Hele de gündüzlerin kısalacağı, pandemi eksenli belirsizlik gerçeğiyle, daha da fazla evlere kapanıp, evlerde yaşam süreceğimiz süreçte film, hele de komedi iyi derim.

Avrupa’dan, Fransızlar’dan bir film seçtim sizlere. Kafa boşaltmak, aşırı gerginsem de üstelik; ara ara kaçtığım, biraz an’dan uzaklaştığım filmler vardır.

Taşralı, Katolik bir babasınız. Cumhuriyetçisiniz de ayrıca. 4 tane de yetişkin kızınız varsa, ‘evlere şenlik’ bir durum söz konusudur.

Biz de bir deyim vardır ”tahtını yaparsın da, bahtını yapamazsın…” Kızlarınız yetişkinse, evlenecekleri eşlerini belirleme şansınız var mıdır? Orta Doğulu değilseniz en azından…

O baba siz olsaydınız, kimleri damat olarak istemezdiniz? “Keçinin sevmediği ot, burunun dibinde bitermiş.” Acaba, çocuklarınızı seviyorsunuz diye, ailenizde kimlere tahammül etmeye mecbur kalırdınız?

Üstelik de ilk iki damadınız, neredeyse birbirlerine kanlı bıçaklı ırklara mensuplarsa… Aman aman, dediğinizi duyar gibiyim. Bence, büyük konuşmayın yine de…

Bu derece tutucu bir ailenin ebeveynlerisiniz, öte yandan da kızlarınızı çok seviyorsunuz. O zaman, Birleşmiş Milletleri andıran, aile yemeklerine de hazır olmak lazım değil mi?

İlk iki damada, zor alışmaya başlamışken, 3. damat nereli olsun isterdiniz? Bari o Fransız mı olsa? Adam, azıcık gün yüzü görüp huzur mu bulsa?

Öyle bir müjdeyle sevindirmek isterdim sizleri fakat üzgünüm… Sadece, minik bir spoiler: Uzak Doğulu. Ama hatırlatırım, bu ailenin 4 kızı vardı.

Küçük kızları da evlilik aşamasında. Vay ki vay halleri değil mi? Kızınızın, damat adayını tanıştıracağını söyleyip, damada dair ipucu da vermediğini düşünürsek; tanışma öncesindeki gece, yatağınızda uyuyabilir misiniz?

Bu kimci, hangi ırktan, etnisiteden, ne renk… Bari, bu Fransız olsun temennileri ve neredeyse uykusuz geçen bir gece… Yeni damada dair, ipucu vermeyeceğim. Üzgünüm!

Kabuk kıran Fransızlar, aslında “insan” paydası ekseninde buluşulursa ne kadar önemsiz sorunların, sorun ve aile çatışmalarına dönüşmesi üzerine, oldukça akıcı ve dinamik bir film.

Biraz bize, biraz insanlığa bakmak gibi de… Değişen dünya, aile kavramı, iyice küçücük köye dönen dünyadaki tek gerçek değerin aslında “insan/dünya vatandaşlığı”na dair, göndermelerle dolu, keyifli bir durum komedisi.

2014 yapımı, Phillippe de Chauverc imzalı olan, ”Serial (Bad) Weddings” Paris’te çekilmiş. 2 ödül ve 2 adaylığı bulunan, yapım bütçesine rağmen, oldukça iyi gişe başarısı yakalamayı da başarmış.

Christian Clavier’in babayı, Chantal Lauby’in de anneyi oynadığı, kadrosu renkli, keyifle izlenecek bir komediyse aradığınız, en güzel örneklerden birisi. 2019 yılında, devam filmi de çekilmiş demeyi unutuyordum az kalsın.

Nefes alma duraklarınız olsun! Özellikle de gülebilmenin bu derece zorlaştığı günlerde… Bazen hayatın, ‘sizsiz’ akmasına da izin verin… Olanlar, olmakta olanlar, bize rağmen olmuyor mu zaten? Yüzünüzdeki gülücüklerin kime ne zararı var? Daha çok gülebileceğimiz günler temennisiyle, iyi seyirler.

SINIFTA KALDILAR

Medeniyetlerin, adına medeniyet dediğimiz çağın yıkımına doğru yol alıyoruz. Gariptir ki doğa yollu değil, insan kaynaklı, insani zaaflar ve yönetimlerin yeteneksizlikleriyle…Devamını Oku

TAVANDAN TABANA RAHATIZ

2020 olaylar, yıkımlar ve daha fazlasını ifade eden bir sene oldu. Gerek kişisel gerek toplumsal gerek ise de insanlık adına. Bunlardan biri de tüm dünyanın baş belası Covid19.

Mart ortalarından beridir, Türkiye’nin de yatıp kalktığı gündemi, boğuştuğu düşmanı. Savaşı kimin kazanacağı, elbette ki bizlerin tutumuyla belli olacak.

Haziran’ın 1’inden beri ise hayatımızın başka bir gerçeği var: ”Yeni Normal” Bu süreç ve sonrasının bizlerdeki etkisini, bakış açılarımızda yarattığı, yaratmadığı değişimi irdelemek üzere anketli bir haber dosyası hazırlıyorum. Şu an ikincisini okumaktasınız.

Bunun devamı olarak, 3. bir soruyla, dosyamızın sonuna ulaşacağız. İlkinde, “yeni normal”e dair fikirlerinizin peşine düşmüştüm. Şimdi de biraz daha ileri götürdük sorumuzu ve merakımızı.

‘Geçtiği düşünülen’ şeklinde başlayarak sorduk sorumuzu. Yeni normalimizin öylesine normal, o kadar eski hayatlarımızın devamı niteliğindeki bir nevi pandemi süreci içerisinde değilmişiz gibi…

Twitter takipçilerime bu sefer de “Geçtiği düşünülen, pandemi sonrasına dair bakışınız” sorusunu yöneltmiştim. “Belirsizlik, insanlığa güveniyorum, atlatırız” ve “fikrim yok” seçeneklerini de cevap şıklarına ekledim.

Birbirimize ve İnsana Güvenimiz Sıfır

Güvensizliğin öldüğü günümüzde, yine de “insanlıktan” güvenini kesmeyenlerin oranı %9’muş…  Aslında çok yoruma muhtaç olmayan bir netlik taşıyor.

Hayatımızın ve dünyanının yaşadığı sorunların temelinin, “insan/lık” kaynaklı olduğu düşünülürse, oransal azlık hiç de  garip gelmeyecektir bizlere.

Geçmişten çok ders almış gibi de durmuyoruz. Bencilliğimizden, bana neciliğimizden, var olmak için, sömürü düzenden vazgeçmediğimiz aşikâr.

Misal, bir yanda yatak yoğunluğu sebebiyle eve yollanan, evde karantinada kalması beklenen hastalar. Öbür yanda, testleri pozitif çıktığı halde, kaçak göçek şehir değiştirmeye, oğlunun, kızının, dıdısının dıdısının düğününe, sünnetine gitmek için dalavere çeviren halk.

Daha da vahimi, test kitine ulaşmamın piyongo yakalamaya benzediği günlerde; düzenli test yaptırdığı halde, testi pozitif çıkan, dua isteyen bürokratlar…

Hayatımızda korona öncesi ve sonrasında çok da değişen bir şey yokmuş. Bencillik, ben merkezcilik ve elbette ki gücün, yetkinin kişisel çıkarlar amacıyla kullanılmasında değişim olmadığı da görülmekte…

Güvensizlikten Kaosa

Ekseriya, bizde krizin yönetilemeyişinden kaynaklı olduğunu düşündüğüm, gerek de adını ilk duyduğumuzdan beri geçen, 8-9 ay gibi sürece rağmen tedavi ve aşı çalışmalarındaki yavaş işleyen gelişmeler kaynaklı, karamsar bir tablo hüküm sürmekte…

“Belirsizlik” içinde olanlar, anketimizde %72’lik dilime sahip. Henüz yeni olması, tüm dünyanın hazırlıksız(?) yakalanışı, dünya devletlerinin pandemik süreci, kişisel çıkarları için kullanıyor oluşu, dünden bu güne değişmeyen insan algısı da üzerine eklenince, geleceği “belirsizlik” olarak algılamak kaçınılmaz pek tabii ki…

Evet, yönetenler, yönetimin algısı kuşkusuz ki yetersiz, bunda çoğumuz hemfikiriz. Halk ve bireyselde de bir vurdumduymazlık, aymazlık, artık iyice artığını gözlemlediğim ‘ipin ucunu koyverme’ halleri de yok değil… Kişisel kaygıları tetikleme ve belirsizliğe itiş nedenleri arasında.

Balık baştan kokar misali, tavandaki basiretsizlik, isteksizlik, yönetişimsel problemler belki de tabanı karamsarlığa iterken; öte yandan da ‘adam sende, inceldiği yerden kopar’a, kadar götürebilmektedir…

Arzu Varsa Atlatırız Elbette

%9 da “atlatırız” umudunu taşımakta. Umutlu olmak elbette şu süreçte zinde kalmak, ruh sağlığını da korumak adına önemli. Ki, umutlu olma taraftarıyım. Zaman zaman, zedelense, körelse de umudumu yitirmek istemiyorum.

Umudumu; biraz insanın ders alabileceği arzusuna, biraz tıpta oluşacak gelişmelere, az da olsa dünya geneli, sağlığa yatırımın önceleneceği, eski iş yapış ve de yönetişim hatalarından vazgeçileceği ümidine dayandırmaktayım.

Belki, gereksiz iyimserliktir ya da birilerini durduk yere umutlandırmaktır, nasıl isterseniz öyle adlandırın yine de “atlatırız”, üstesinden geliriz. İnsanoğlunda bir uyanış, bilinçsel sıçrayış da görmüyor değilim.

Oransal olarak, ne diye sorsanız; ben de anketi cevaplayanlar gibi aynı rakamlardadır derim. Yüzdesel olarak, minimum değil mi peki? Elbette ki, çok küçük bir kesimi kapsıyor.

Umutvâri olmak, çevreye bulaştırmak, daha çok sorumluluk almak, hayatın her alanında kişisel denge ve denetleme rolümüzün gereğini yerine getirmek, insani bir yükümlülük.

Kuşkusuz, yerel adını verdiğim ülkemizin ve de dünyanın gündemi, çok iç açıcı değil… Biraz, kendi gündemimizi, kendimiz mi belirlesek? Yalıtıp ara ara kendimizi soyutlasak mı, pompalanan karamsarlıktan, vahşetten ve de dahasından?

Son söze doğru giderken, değişim kişiden başlıyorsa “biz”de mi değişsek? Odaklarımızı, önce kişisel önlemlerimizle beraber, daha da yaşama tutunmamamızı sağlayacak, yine kişisel beslendiğimiz, güçlendiğimiz alanlara doğru mu kaydırsak yavaş yavaş?

Hepimizin kabul ettiği, etmeye mecbur bırakıldığımız, öğrenmek zorunda olduğumuz bir dönüşüm sürecindeyiz. Bildiğimiz, belki özlediğimiz şeyler değişmekte.

Değişim bunca önümüzde oluyorken, direnmek, direnebilmek de olanaksızken, istekli, açık ve de gönüllü olmak da gerekli… Odağımızdan, önceliğimize, düşünüş, iş yapış biçimimize, yaşam biçimiz öncelikle tabiidir ki…

Kontrollü, umutvâri olup, kendimizden, hayattan, türdeşlerimizden vazgeçerek değil, sürecin getirdiği kopuşun farkında da olup, bağ kurmanın başkaca yollarını bularak, yaşamın sadece bize ait olmadığı bilinciyle, bizden başka yaşamların olduğunu unutmadan ve onların daha da farkında olarak, geleceği yakalamamız mümkün.

Sorumluluğumuzun bilincinde olmalıyız! Kendi gelişimimizi tamamlarken, diğerlerine bulaştırmayı, ellerinden tutarak, çekebildiğimiz kadar insanı yukarı çekmeyi ihmal edemeyiz.

Sorumluluk, her anlamda olmak zorunda. Denetlemek, hayatlarımız söz konusuyken; elini taşın altına sokmak, itiraz edebilmek, başkalarının sesine ses katmak… Bunlar, salt bu süreçte luzümlu değil gayet tabii… Başarabiliriz!

İYİCE “NORMAL”E DÖNDÜK!

1 Haziran, ülkemizde de bir eşiğe denk düşüyor. Mâlumunuz olduğu üzere, tüm dünya Corona/Covid19 esaretli bir pandemi sürecinde. Yasaklar silsilesi, dev karantina alanına dönüşmüş yerküre kabuğuyla karşı karşıyayız.Devamını Oku

“ARAFTA GİBİYİM…”

Sokağın bir sesi, öyküsü, hikayesi vardır. Görünmez, görmediğimiz, görmemeyi tercih ettiğimiz gizemleriyle örülü, gizemler deryasıdır sokaklar…Devamını Oku

MİLYONER

Gettolarda, varoşlarda, gecekondu mahallelerinde yaşıyorsanız, orada doğup büyümeniz ve hatta mümkünse de orada ölmeniz beklenir…Devamını Oku

1 2 3 10