BİR DEV(R)İ UĞURLAMAK…

Evet, bir çağın daha kapandığını, perdenin indiğini de tasdiklenmiş oldu. Bir devirle, bir devi de uğurladık. Son yıllarda, çok göz önünde olmasa, seyircisiyle buluşamasa da vardı ve hayattaydı. Artık yok!

“Zaman makinası” terse işleyen nådir ülkelerdeniz. Ayan beyan tastikli. 70’li yılların sonuna doğru, TRT’nin siyah beyaz olduğu, televizyonların henüz her eve giremediği yıllarda, yine de ülkesinde herkesçe öğrenilen bir isimdi; Huysuz Virjin.

Popülerliği yakaladığı yılları düşününce; oldukça protest bir yanı da vardı. Hele de şimdilerde mümkünlüğünün olmayışı düşünülünce…

Zaman zaman, frapan kıyafetleriyle kâh seksapel kadın, bazen de daha ‘erkeksi’ sahne şovları sergilese de drag (sahnede kadın olarak performans sergilemek) bayağı cesurca bir hareketti.

Kültürümüzde Çok Yeni Sayılmazdı

Kadınların ya da Müslüman Türkiyeli kadının sahneye çıkma yasağı olduğu yıllar, Afife Jale’nin henüz bayrağı göğüslemeden önceki senelerde; sahnede kadın rolleri erkeklerce oynanırdı. Zennelik, çok da dışımızda olan bir durum değildi.

Ermeni kadını tiplemesiyle başlayıp zamanla evrilen, kantolarla, sepsapellitesiyle göz dolduran, lafazan, nüktedan, ince zeka örneğiyle; bolca taşlama barındıran tam bir sahne kadınıydı Huysuz.

Bir Beden, İki Hayat

Sahnede olmadığı zamanlarda, oldukça mütevazi ve mazbut bir hayat sürdürüyormuş, Sevgili Seyfi Dursunoğlu. Ölümü sonrası, tesadüfen dinlediğim bir radyo program konuğu; yeğeni olan kadının anlattıklarına göre” dayısı gündelik hayatında oldukça ciddi, mesafeli, kesin sınırları olan” bir kişiliğe de sahipmiş.

İçinde yaşam bulan, bastırmak zorunda kaldıklarını Virjin’le mi yaşadı? Belki de öyleydi… Tanışma şansım olmadı, çok ortak tanıdığım da yoktu. Sadece öngörümü dillendirdim.

Yaşadığımız toplumu, son yıllarda performansı üzerindeki baskılar da düşünülürse; ikili bir yaşam sürmeyi seçtiği çok anlaşılabilir bir durum gibi de.

Fobikliğin ağır bastığı, nefretin kol gezdiği ülkemizde, özel yaşantısıyla, sahne hayatının taban tabana zıtlığı, role girip rolden çıkarak kendine koruma kalkanı oluşturmasını anlamamız mümkün…

Uzun yıllar drag olarak sahne alıp, başarıyla devam ettirerek, kendine alan açmış olması zaten farkındalık yaratmak, bir mücadele yöntemiydi, benim için. O sebeple, sokakta olup olmaması, Pride’da görünmesi-görünmemesinde çok anlam aramıyorum, yüklemiyorum da.

Durduğunuz Yer Önemli

Durduğunuz yer, seçimleriniz, size kapı araladığı gibi kitlenmenize de yol açabilmekte. Bir yanda baş köşede ağırlanan, trans kadın sanatçı, öte taraftan önü kesilen drag Huysuz…

RTÜK’ün aba altından sopa göstermesi, ”çocuklarımızın izlemesi uygun değil” gerekçesiyle, ekran yasakları, yaşının  ilerlemesinin de kısmen etkisiyle, son yılarda seyircisi mahrum kaldı huysuz ve tatlı kadından.

Oysa, söz aralarında “tühh kakaa” yaptığımız ABD’de drag queenlerin barbi bebekleri bile yapılmakta… Dünyanın en ünlü draglarından olan Ru Paul’un bırak bebeklerinin yapılmasını, şovlarında Obama’yı yerden yere vurmakta sakınca görmemektedir…

Herkes düşünce ve ifade özgürlüğüne sahiptir! Kişi, hele de sanatçıysa, sanatını özgürce icra edebilmeli, talep görüyorsa da sahnede, televizyonlarda yer bulabilmelidir. Kan, vahşet, şiddet dolu mafya dizileri ‘çocuklarımızı olumsuz yönde etkilemiyorsa’, gündüz kadın programlarındaki Palu Ailesi “toplumun örf ve ahlakını” bozmuyorsa, bir drag sanatçısı, sahnede kadınını oynayan bir erkek nasıl bozmaktadır? Akıl alır gibi değil?

Hoş, toplum olarak da yönetenlerimizden pek de farklı değiliz o da ayrı bir acı… Sokakta linç ettiklerimizi, çuvalla para ödeyip sahnelerde izlemekte, ekranlarda yer bulanlarıysa en önden izlemekteyiz…

Belki de, Huysuz Virjin bu toplumsal ikiyüzlülüğü en iyi bilenlerden olarak; iki ayrı kimlikle yaşıyor olmasındı? Sahnede taptıkları kadını, gündelik hayatta, içimizdeyken hor gördüğümüz, aşağıladığımız, öldürdüğümüz için mi; ‘kadını sahnede soyunup’ ruhsuz , tek düze, ‘biz gibi’ sevdiğimiz için mi , aramıza öyle karışmaktaydı?

Şen kahkahalarıyla, kantolarıyla, Katina’sıyla, aldı başını gitti huysuz ve tatlı drag. Salt kendi gitmedi, nefes alabildiği günleri, aydınlık diyebileceğimiz yılları da beraberinde götürdü… Açtığı devri, ‘acaba bir şeyler değişebilir mi’ mümkünlüğünü de ustasıyla beraberinde tabutuna gömdük…

Öncüsü olduğu çağdaşlığa, aydınlığa özlemiyle yumdu gözlerini. Sahne hayatındaki anılarını yanında götürürken, kazandıklarını ise, yaşamındayken ve içinde yaşadığı eve kadar ÇYDD’ye (Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği) bağışlayarak göçtü bu karanlıktan…

Kendi kapattı perdesini, sizden önce, sizler daha da karalamayın diye. Son programında; peruğunu çıkararak veda etti. Maske detaydır, içindeki de altındaki de benim. Ben huysuzum, huysuz da ben… Maske sizin işiniz, ‘ben her şeyimle benim’, ‘ben olmaktan utanmıyorum’ dercesine veda etti…

“Olmama” izin vermediniz; ‘arka kapıdan dolandım’ dermiş gibi, hepimize nanik yaparak, iki yüzlülüğümüzü yüzümüze vurarak, avuçlarımız patlayıncaya kadar alkışlatırken, belki de o ince zekasıyla hepimizle geçtiyse dalgasını?

Biz tek tip, tek formatta değiliz. Renklerimiz, dillerimiz, inançlarımız, kimliklerimiz, yönelimlerimiz, cinsiyetlerimiz…

Başka başkaca

Bırakın hissettiğimiz gibi, olduğumuz gibi yaşayalım. Tüm farklılıklarımıza, ayrılıklarımızla, aynılıklarımızla insanca yaşayalım.

İnsan olmakla kazandığımız temel haklarla, adil, özgür, eşit bir yaşam herkesin, doğuştan getirdiği ve de olmazsa olmaz hakkı… Vatandaşlık görevlerimiz beklenirken var sayılıyorsak, haklarımızı kullanırken de saygıyı beklemek elzemdir.

Neşenle, hicvinle, nüktedanlığınla, onurunla, haklarınla gittiğin yerde gönlünce yaşa. İyi ki ucundan bucağından da olsa, güzelliklerini görme şansını yakaladım. Renk kattın renklerinle, varlığınla. Güle güle huysuz ve tatlı drag! Özlenecek, aranacaksın…

 

KORONAVİRÜSE BAYRAM ETTİRMEYELİM

Solunum Derneği TÜSAD, Covid-19’un etkileri sürerken Kurban Bayramı’nda başta mesafe olmak üzere uyulması gereken tedbirleri bir kez daha hatırlattı.

Devamını Oku

BİR GEVEZENİN ÇIĞLIĞI…

Kişinin heybesinde ne varsa, o yansırmış tümcelerine. Bende de genelde öyle olur. Hatta çoğu kez, özel hayatım da dahil, günlük rutinlerime kadar, sizleri de dahil etmişimdir.

Bunda sakınca görmüyorum, çünkü her birimizin hayatları birer hikaye, haber değeri taşıyor. Belki görece daha sosyal olmam sebebiyle; hayatımda çok şey oluyor, çok fazla insanla tanışıyor, kaynaşıyorum. Bu sebepledir ki yazdıklarımın çoğu, hayatım merkezli, yaşadığım acılar, mutluluklar, insana dair, bize dair her şey…

Hayat Döngüsü

Zaman zaman hayatlarımız yüz seksen derece değişebiliyor. Kazançlar, kayıplar, iç hesaplaşmalar, kırgınlıklar, kızgınlıklar, kahkahalar (gerçi şu ara hepimizin özlediği), gözyaşları, dramatik bitişler, başlangıçlarla sonsuz devinim içerisinde yeniden şekilleniyor.

Sıkı okuyucularım, takipçilerim, dostlarımın bildiği bir şey: 2020’nin ilk yarısı hatta 2. günü oldukça sarsıcı olmuştu adıma.

Manevi kızım vardı. Trajik bir sonla, şartların ve de hayatın o noktaya itmesi sonucunda hayatına son vermişti. Her ne kadar, kendi iradesiyle almış olsa da oraya, finale el birliğiyle taşıdık kızımı…

Kişinin dünyaya gelmesi, nasıl ki kendi başına olan bir eylem değilse, bitirme kararında da olan olmayan, her şey ve herkes rol sahibi. Başlangıçta anne baba faktörüyle gözümüzü açtığımız dünyaya, bitirme kararı aldığımız an ya da sürüklendiğimizde ise dahil olan aktör sonsuz sayıya ulaşabiliyor. Çoğu kimse/ler bundan habersiz olsa da…

Doğuştan epilepsi, fiziksel zorluklar çeken, kapalı bir aile yapısına sahip, ona karşın sosyal, meraklı, politik, biseksüel bir kadın olunca, üstüne de yaşadığınız coğrafyanın durumu ortadayken, akran zorbalığı, nefretin ağır bastığı ülke insanı, insan ilişkileri, tüm bunlar  alt alta toplanınca; hayata tutunmak öyle çok da kolay olmayabiliyor…

Kızım için dünya genel itibariyle böyleydi. Gene bir intihar denemesini planladığı süreçte tanışmıştım. İki, iki buçuk yıl gibi, birbirimizin hayatında olduk. Ben, ona neler kattım bilmiyorum.

O, bana kendimi tanıma, sınırlarımı keşfetme, koşulsuz sevginin ne demek olduğunu, mutluluğu, verici olmayı, sabrı, genç bir yetişkinle hayatın ne olduğunu, doğurmasam da anne olma mutluluğunu, onurunu tattırdı.

Emin olamamakla, ben de belki; ‘uzatmalar’ olarak adlandırabileceğimiz son günlerinde, dostluğumu, sevgimi verebilmişimdir. Bunu ancak o söyleyebilirdi. Gerçi, onun için ne ifade ettiğimin çok da önemi yok. Yahut son noktayı koyma kararının, nedenlerinin, niyelerinin hiçbir önemi kalmadı.

Güzel günler bir gün bitebiliyor ve bitti. Travmatik bir süreçti yokluğu. Veda edişinden habersiz olmam acıydı. Yine de kattığı güzellikler ve onu tanıma şansını bulmuş olmam, içten bir “momy” değişi, çekilen acılara değerdi. Bu gün, yeniden aynı süreci yine gözüm kapalı yaşardım.

Vedalar Vedalar!

Kızçemi uğurlamanın zorluğu üzerine gelen pandemi süreci, hayatlarımızın alt üst oluşu, sorgulamalar, pandemi kaynaklı kısıtlılık halleri, benim yoğun tempom, dezavantajlılara yönelik iki STK gönüllülüğüm derken, bazen tepe taklak olma, çoğunlukla da yaralarımı sarma, güçlenmemi sağlamasıyla, senenin yarısını kapatmış olduk.

20 Temmuz çoğunun olduğu gibi, benim de hayatımın derin dönüm noktalarındandır. Trajik şekilde katledilen gençlerin acısıyla beraber, benim de yakından tanıma şansı bulduğum, çok yakın olmasak da arkadaşım diyeceğim genç bir adamı kaybetme acısı, acılarımı ve kalp ağrısınının boyutuna boyut katıp, derinden yaralamıştı…

O gece acıyla kavrulurken, meğer hayat bize, daha acısını da hazırlıyormuş habersizdim, habersizdik… 21 Temmuz öğle saatleriydi, otobüsteyken telefonum çaldı.

Gönüllü olduğum STK’lardan birine gitmek için yoldaydım. İlk anda telefona yetişemedim, cebimdeydi. Arayanı görünce mutlu oldum. Sevdiğim, pandemi mâlum sebeplerinden dolayı da bir süredir görüşmediğimiz bir kadın arkadaşımdı.

İçimden ”Ne mutlu, bugün boş demek ki, derneğe de gelir ve bu sayede hasret gideririz” sevinciyle aradım. Cevap vermedi. Whatsapp’tan, bilgilendirici ve de mutluluğumu ifade eden, kısa bir mesaj yazdım. Dönüşü çok uzamadı.

O telefonu, yazışmaları hiç yapmamış olmayı nasıl dilediğimin tarifi yok… Okuduğumu iki ya da üç kez okuyup, anlamlandıramamanın şaşkınlığı… Oysa, mesaj çok kısa ve netti: ”Canım Umut’u, gevezeyi kaybetmişiz…”

“Geveze”, sanırım kendince bulduğu bir lakaptı. Twitter nikiydi de. Gereksiz konuşmaktan öte, her şeyi konuşabilmesinden, matrak, esprili, dobra ve de iletişimi güçlü bir adam olmasından kaynaklıydı. Umut varsa; sessizlik, can sıkıntısı, somurtmak mümkün olmazdı. Neşe nedir diye sözlüğe baksan, kesin karşısına resmi konulurdu…

Tam olarak nasıl tanıştık, neredeydi emin değilim. Umut’a dair tek anımsayamadığım bu. Onca net anım ve hatıralar arasında. Hayatıma sessizce girmiş, hayatım(ız)dan derin izler ve acı bırakarak ayrılan dost, arkadaş, taze koca, yeni baba… Neşe, şamata, güven, dostluk, yoldaşlık ve en çok da huzur barındıran Umut.

Kısaca tariflemeye çalıştığım arkadaşımın, şayet sizin arkadaşınız olsaydı; ”öldüğüne”, hele de intihar ettiğine inanmanız kolay olur muydu?

İnanamamanın etkisiyle, manevi annemi aradım. Onunla da toplamda üç ya da beş kelime konuştuğumu hatırlıyorum. Sesine yansıyan acının izleri, şaşkınlığın derin yarası. Sadece artık, kesinlik ve netlik kazanmıştı; Umut yoktu.

Anlamlandırmakta Zorlandım

Güceniktim! Umut, içimizdeki belki de en güçlü sandıklarımızdandı. En kolay iletişim kurabilenimizdi. Herkesin dostu, arkadaşı, kardeşi, ağabeyi olan bu adam, Gezi’den beri onca sıkı bağlara sahip insan nasıl yalnız, kimsesiz hissedip, kim bilir içine neleri de gömerek, şu lanet dünyadan ayrıldı?

Kızgındım! Herkese dostluk gösterirken, en zor anlarda olayın içinde bitebilen adam, nasıl kabuğuna kapanıp, dertlerini bizlerle paylaşmazdı?

Suçluyum, suçluyuz! Her anımızda olan insanın, yanında olamadık. Köprüleri ne zaman yaktı, sebepleri neydi, kaçımızla paylaştı, paylaştı mı? Sorular sayısız fakat cevapların artık önemi yok…

Bizler Kendi Söküğünü Dikemeyen Terzileriz

Dayanışma örüntüsünü en iyi bilen, hayatın yeniden yaratım sürecinde, yüksünmeden, öykünmeden, tabiri caizse ameleliğine kadar varan her örgüsünde, tuğla tuğla döşeyen bizler, ‘kendi söküğümüzden’ bi’habermişiz…

Takke düştü, kel göründü! Evet, hayat her birimize başkaca sürprizler hazırladı, ayrı yanlara savurdu, kabul. Son yedi sene, derin yaralar açtı, zaman zaman kopardı birbirimizden, bu da doğru. Farklı hayatlar, başkaca yaratımlara yol aldığımızda kuşkusuz.

Bunlar ve daha fazlası, bizler için mazeret mi, olabilir mi? Bizler ki, hiç tanımadığımız, adlarını bilmediğimiz insanlar için, her şeyimizle kendimizi ortaya koymuştuk… Bedenlerimizi bile sakınmamıştık bu uğurda…

Yine de içimizden birisini, tanıyan çoğunun çok sevdiği, Umut’u hayata gücenik uğurladık… Heybesinde ne acıları vardı acaba? Varsa yükleri, omuzlarını çökertirken neredeydik? Sorumu ben cevap veriyorum; yanında değildim. Bu noktada olduğundan bile habersizdim… Utanç içindeyim!

Belki de artık, hepimizin kendini sorgulama zamanıdır. Amasız, fakatsız yeniden dayanışmayı, dostluğu örme zamanı. Birbirimizi belki yine yeniden tanıma zamanı.

Evet, bizlerde insanız. Canımız yandı çokça hem de. Zor günler geçirdik, mutlaka ruhsal çöküntüler de oluşturdu. Bazılarımız altından kalkabildi, belki birilerimizi başkaca şeylerin de tetiklemesiyle, daha da bunalttı. Mümkünlü ve oldukça insani.

Söylemek istediğim; bağlarımız zayıfladı… Yakınlığımızı, derin dostluk ve arkadaşlığı yitirmeye mi başladık? Hayatın döngüsü kaçınılmaz kılıyor olabilir. Bizler için mazeret olamaz ama!!!

Artık alanlarda, anmalarda, arkalarından ağıt yakmak için buluşmasak dostlarımızın!? Kardeştik biz, her şeyden önce. Kandan daha derin bağlarla bağlı kardeş, dost, omuzdaş. Silkelenme zamanımız geçiyor bile. Başardık, başarabiliriz!

Başka bir yerden geliyordum sanırım, Umut’ların düğününe. Kıyafetlerim tamamdı. Ayakkabılarımı topuklu seçmiştim. Yanıma aldım, salonda giymek için.

Saatinde gelmiştik galiba düğüne. Orkestra da yeni başlıyordu. Tek eksik ayakkabılarımdı. Mamişkomlar önden salona girdiler. Ben de direkt lavaboya yöneldim. Sırtım merdivenlere dönüktü.

Yakın dostlarla, merdiven boşluğunda sigara içiyor ve çene çalıyorlarmış. Sırttan görüp; “Oooo, Ece Hanım” demesiyle fark ettim damat beyimizi.

Eldeki poşeti görüp; “Bana hediye mi aldın” diye sordu. Ayakkabılarımı değiştireceğimi söyleyince de ”Kızım giyme ya o kadın ayakkabılarını. Halay çekemeyiz sonra” demişti.

Biz, o dönemler sokaklarda, alanlarda olan insanlar, kadınlar olarak, rahat ayakkabı giyerdik. Bildiğin bot, postal türevleri, hareket etmek önemliydi. Bizler için ”kadın ayakkabıları”, düğün vs gibi özel anlara saklanırdı. O gece, kadın ayakkabısı giymemiştim, Umut’un ricasıyla. Hoş, çok halay da çekemezdim. O da ayrı  bir ayıbım.

Daha görülecek güzel günler, yetişeceğin zor anlar, nerden çıktığını anlaşılamayacak, yine yüzlerimizde şaşkınlıkla kalakalacaktık, gafil avlanıp.

Sen evlendin, kardeş evlenince sıra ablaya gelecekti hani? Düğünüme gelme sözün n’oldu? Nerede kaldı zafer halaylarımız?

Hepimiz darma duman olduk… Üzerimizden tır geçti be kardeşim. Galiba en çokça da birbirimizin yüzüne nasıl bakacağız onu düşünmekteyiz…

Umut’u yaşatamadık! Üstesinden nasıl geleceğiz geride kalanlarımız? Varlığınla güç verip, dostluk kattın her birimize. Yokluğun bizlere ders olur mu? Belki de aramızdan ayrılışın, kenetlendirir bağlarımızı…

Ne çok şey varmış içimde, kelimelere dökülmeyi bekleyen. Uzun uzadıya yazışım sanırım veda etmenin zorluğundan… Dostça kal, ömrümüze sevgiyle dokunan adam. Huzur bul!

Umut’u uğurladık belki ama bir gün Zafer Halayı”nda, birimizin omzundan dürtüp, sıraya gireceğine inancım tam… Umut bizde, dostlukta, dünyayı daha yaşanır bir yer getirme azmimizde… Umut içimizde…

INFLUENCERLAŞTIRAMADIKLARIMIZDAN MISINIZ?

Reklam tarzı, havada uçuşan ütopik rakamlar ve farklı yaşam tarzlarına konuk olmamızı sağlayan yapısıyla sosyal medyanın hayatımıza kattığı en önemli kavramlar arasında influencer dünyası. Çoğu markanın vazgeçilmez stratejileri arasında yer alan influencer kampanyaları sayesinde gelişen, geliştikçe de kendini farklı bir noktada konumlayan apayrı bir kültür.

Influencer Ne Demek?

Kelime anlamıyla “etkileyen” olarak çevirebildiğimiz influencer, anlamının karşılığını vererek insanları etkileme gücü bulunan, hayatlara ve tercihlere yön veren şeklinde ifade edilebilir. Günümüz koşullarında bir kavram olarak ortaya çıkmasının en önemli aracı da sosyal medya. Özellikle Instagram üzerinden farklı içeriklerle takipçi sayısını arttıranların almış olduğu küçük reklamlar neticesinde bir popülerite halinde dönen bu kavram, zaman içerisinde tüm sosyal medya kaynaklarına doğru yayıldı.

Bitmeyen Bir Ego Dünyası

Ünlülerin hayatında bildiğimiz yüksek reklam ücretleri, az iş ama çok para mantığı influencer dünyasında da bir ego olarak yer alıyor. Özellikle mütevazi yaşam tarzından gelerek, sadece takipçi sayısını arttıranların gelirinin yanında egosu da besleniyor ve bitmek bilmez bir ego dünyasının kapıları açılıyor. Genelleme yapmak her konuda olduğu gibi bu alanda da yanlış olsa da ön plana çıkan belli başlı durumlar sebebinde, influencer dünyasının bir egolar yarışına dönüştüğünü söylemek mümkün.

Influencer’ların en büyük özellikleri markalarla serbestçe çalışabilmeleri. Markaların kendi pazarlama stratejilerine uygun olarak belirlenen isimlerle birlikte markalar daha çok kişiye ulaşırken, influencer’lar için de kaynak artıyor. Özellikle 2016 yılından bu yana artan bu reklam ve iletişim sistemi neticesinde vazgeçilmez olduklarını kavrayan isimlerin, sosyal medya dışındaki alanlarda da egolarını yarıştırdıklarını söylemek mümkün.

Markalar Doğru Mu Yapıyor?

Çok büyük prodüksiyonlar, görüntü kalitesi yüksek çekimler, standlar, afişler gibi yüksek bütçeli reklamların yerini alan influencer kampanyaları teks eferde çok daha fazla kişiye ulaşmanın önünü açıyordu. Bir ‘özenme’ kültürünün sonucu olarak sosyal medya kullanıcıları için harekete geçirici olan bu reklam kampanyaları, markaların çok fazla işine yaradı.

2016-2019 yılları arasında sektördeki tüm influencerlarla çalışmak için yarışan markalar, çok da etkili seçenekleri neticesinde reklam sektörünün bir parçası oldu. Fakat 2020’ye gelindiğinde işler biraz daha değiştir. Influencer olmaktan çıkıp artık en çok bilinen ünlülerden bile daha ön planda yer alan isimler haline gelen influencer’lar beraberinde düşmanlığı da getirdiği için artık çok etkili olmamaya başladılar. Markaların tek bir isimle uzun süre çalışması daha ön planda yer almaya başladı.

Her Markanın Yüzü

Markaların ve influencer’ların ortak hatası çeşitlilik oldu. Her ne kadar her alanda etkileşim mümkün olsa da infleuncer’ların para ya da bilinilirlik için rakip markaları bile aynı anda kabul etmiş olması bir kaos ortamı yarattı. Bugün Flormar’ın ojesini tanıtan aynı yüz yarın Golden Rose’un ojesini tanıttığında kendi güvenilirliğini kaybettiği gibi markanın da dengesini sarsmış oldu. Bu durum hala devam etse de eski sistemde olduğu gibi reklam konusundaki sadakat durumu çok daha önemli bir noktaya geldi. Bu yüzden markaların ‘yüz’ konusunu daha iyi kullanması gereken bir döneme doğru evrildiğimizi söylemekte fayda var.

Sonsuz Bir Yargılama Dünyası

Çok küçük işlerden gelen büyük paraların neticesinde yaşam tarzlarını da daha rahat izlediğimiz influencer’lar için de durumun belli noktalarda zorlaştığını söylemek zorundayım. Sosyal medyanın beraberinde getirdiği linç kültürü ve herkesin herkese istediği hakareti yazabilmesi gibi haksız bir özgürlük alanı varken, her şeyiyle ön planda olan influencer’lar da bu okların hedefi oluyor.

Çok basit bir örnekle açıklamak gerekiyor. Seversiniz, sevmezsiniz, isim önemli değil. Benim de çok takip ettiğim bir isim olmasa da bir influencer kendi sosyal medya hesabına koymuş olduğu shop’lu fotoğrafının ardından 1 saat sonra sosyal medyada olduğu gibi magazin tarafından da orijinal fotoğrafları yayılarak adeta yargılanmaya başladı. Sonrasında yaptığı açıklamayla mantıksız ve çelişkili ifadelerde bulunsa da hiçbirimizin yargı seviyesini sıfırın altına düşürmeye hakkı yok. Yani eksilerde dolaşan bir kalitesizlikle shop ile fotoğraf paylaşan kimseyi yargılamak, kimseye hakaret etmemek gerekiyor.

Az takipçili, kendi halinde herhangi bir arkadaşınız shop’lu fotoğraf paylaştığında yargılama seviyeniz ne derece oluyor? Hangi sınırlarda eleştiriyorsunuz? Ağzınıza alınmayacak lafları söylüyor ya da hedef haline getiriyor musunuz? Bu sorular git gide uzayıp gidiyor

Hakaret Özgürlüğümüz Yok

Kaliteli içerikleriyle var olan ya da daha kabul edilemez yaşam tarzıyla influencer dünyası vazgeçilmez noktamız. Markaların ne derecede önem verdiğinin dışında influencer kavramının en önemli sebebi aslında bizler, yani takipçileriz. Kazandıkları paralar, yaşam alanları, kültürleri ya da tarzlarıyla her ne kadar sevmesek de HAKARET ÖZGÜRLÜĞÜMÜZ YOK. Düşüncelerimizi belirtme, yorum yapma hakkına ne kadar sahipsek, hakaret ya da küfür etmek hakkına da o kadar sahip değiliz.

Influencer sektörü zaman içerisinde nereye evrilir bilinmez ama sosyal medyanın verdiği özgürlükleri ve fırsatları yanlış değerlendirdikçe toplumsal yozlaşmanın hızlanacağından da şüphe etmemek gerek.

 

 

“Mümessil” Filmi Ağustos’ta Erzurum’da Çekilecek!

Bozdağ kardeşlerin “Boz Yapım” olarak yapımcılığını üstlendiği, Erzurumlu ünlü “Meddah Sanatçısı” Burak Bozdağ’ın başrolünü oynayacağı “Mümessil” sinema filminin kadrosu Erzurum’da büyük bir ilgi ile karşılandı.

Devamını Oku

KABAK TADINI GEÇELİ ÇOK OLDU

Bu yazı kafamda başka şekilde belirmişti aslında. Fenadır ki, bizler çoğu şeyi en abes haliyle hatta daha dramatik şekliyle, kez be kez yeniden yaşar bir topluma dönüştük…

Yazılmasını, konuşulmasını bırakın, yaşanılması büyük travmalarla dolu konulardandır; kadın sorunları. Kadına dair suçları, olayları zibilyonuncu kez yazmayan yazar, işlemeyen gazeteci yoktur.

Yine de her seferinde “a,b,c”ye yeniden başlar gibi baştan almak, yazmak zorunda kalmak; bizlerin de ömrünü tüketiyor, tıkıyor, yazım körlüğüne sürüklüyor…

Ayıbımız, Utancımız…

Algıda seçicilik değil, çünkü çözülemeyince “temcit pilavı” misali, sürekli önüme kadınların  hayatını zorlaştıran, irili ufaklı, bir sürü haber, sosyal medya iletisi düşüyor da düşüyor…

Twitter’da dolaşırken, bir kadının attığı “artık kabak tadı verdi” diye adlandırdığı ileti topluluğuna rastlamıştım. Gündelik hayatta, sözle yahut gözle, kadınları hizalandıran, artık “kanıksandığı için” de çok konuşmadığımız, çoğu kadının da deneyimlediği, bazılarımızın da derin travmasına dönüşen bir konudan bahsediyordu.

Kadın, spor amaçlı çıktığı yürüyüşlerde, giydiği şort ve zaman zaman da tayt yüzünden yol boyunca laf atılmasından, bâzen çalınan kornalardan, kısaca gündelik hayatımızın kılcal damarlarına kadar  işleyen tacizden, tacizin artık pek de dile getirmediğimiz boyutundan bahsediyordu.

Artık, öyle kangrene dönüştü ki çoğumuz spor yapmamaya, çıkarken daha ”normal, ustruplu” şeyler  giymeye başladık… “O da öyle giyinmeseymiş” sıklıkla duyduğumuz, zaman zaman hem cinslerimizce  bile plesenge dönüşen bir savunuya, kadını yanlışlaştıran, erk’eki daha da hoyratlaştıran  hâl almaya başladı…

Örneklemimiz, konumuzdaki kadın olsun. Spora, yürüyüşe neyle çıkılır? Tayt, eşofman, mevsimine göre de şort. İlginç olan, tacize vardıracak, hayat bezdirecek ne var bu kıyafetlerde?

Biz Geri Çekildikçe!

Sosyal medya, yukarıdaki gibi feryatlardan geçilmiyor. Mutlaka hepimizin önüne, buna benzer iletiler sık sık, bâzense birkaç tane düşüyor olmalı…

O iletiyi kafamda yazmayı planladığım günden en fazla 1-2 gün sonra sanatçı Melek Mosso da aynı şiddeti yaşamış, çareyiyse yakın bir mağazadan pantolon almak olarak bulmuş…

Kadının yaşı, adı, ünvanı fark etmeksizin, hepimizin korkulu rüyası, hayat bezdiren baş belası. Kadın, hovarda adı altındaki şehir magadanlarının da saldırısına uğruyor, kimi zamanda da “Müslüman Mahallesi’nde salyangoz satırtırmayız”cıların şiddetiyle yüzleşmek zorunda kalıyor…

Her Zaman Da Öyle Bitmiyor

3 gün kadar önce, Yalova’da köpeğini veterinere götürmek için evinden çıkan 20 yaşındaki genç kadın, durakta bekleyen 70 yaşında bir adamın saldırısına uğrayıp çıkarıldığı mahkemece “tutuksuz yargılanmak üzere” serbest bırakılıyor…

Gerekçeler, savunuluar hep aynı… Pek tabiidir ki, yargılayan   mantık da öyle…  Taraf olmayı seçiyorlar fakat kadından yana değil. Güçlüden, çoğunluktan ve erk’ekten yana…

Biz kadınlarsa, yediğimiz dayak, yaşadığımız travmalar, uğradığımız taciz -tecavüz bunlar da yetmiyor; öldürüldüğümüzle kalakalıyoruz…

Acil yasa lazım diyeceğim de uygulamak için niyet, kararlılık ve en önemlisi belki de kadından, ezilenden, hakkı yenilenden yana tarafta mı olmak gerekli? Bu sorunun cevabını “bağımsız ve tarafsız yargı” ile yönetenler, yasa yapıcılar mı vermeli?

Gerçi, kimsenin bizi duyduğu, gördüğü, umursadığı var mı? Bizler, ülkenin yarısı olanlar, “kendimiz çalıp, kendimiz oynuyoruz” belki de ”hariçten gazel okuyoruz”dur da sesimizi mi beğenmezler?

Ortada çözül(e)meyen sorunlar, varoluş mücadelesi, çoğunlukla ölmemek için gösterilen direnç var, muhatap/lar ise yok…

Salt temel neden kıyafetler olsa, bir kadının şortu, eteği yüzünden şiddet gördüğünde 3-5 milyon kadın sokaklara şortla-etekle çıkalım diyeceğim de… O kadar kadın çıkmıyor sokağa, çıksa da sorunu günlük/kısa vadede çözmeye yarıyor…

Konu kıyafet olsa seksenlerinde bir kadın da evinde tecavüze uğrayabiliyor, evine gelen bilgisayar tamircisinin tecavüzden sonra öldürmesiyle de tanışıyor genç başı örtülü bir başka kadın…

Kadına çalışan “ahlak”, erkeğe, toplumca infial yaratan olaylarda, soygunda, talanda, çocuğa, hayvana, doğaya, ötekiye gelince; birden ‘bakkala çokoprens almaya gidiyor ahlak beygiller…’ Gör ki görebilirsen!

‘Kadın kadının yurdu’ olup, “kadınlık” şemsiyesi altında, kendi çözümlerimizi kendimiz üretmek, kamu oyu baskısı oluşturmak, sesimizin kısılmasına, bölme çabalarına direnmek zorundayız.

Ölen, öldürülen bizleriz! Evde, işte, sokakta, okulda, hayatın her alanında, anında özneleriz. Öğrendik ve altını kalın çizgilerle çizerek öğrettiler ki; görünmeziz…

3.sayfa haberlerinde, sosyal medya hashtaglerinde, kısa süreli anılır oldu adımız… Günü geliyor, ikişer, üçer ölüyoruz. İstatiksel olarak da değerimiz yok!

Yazılıp, çizildikçe ise; “muhalif basınını abartısı” olarak lanse ediliyoruz. O istatiklerde de dünyayla, AB/D’deki oranlarla kıyaslanıp: ”Yok denecek kadar az” orantısına tabii tutuluyoruz… Oradaki hak aramalarında da çoğunluğunun aldığı ağır cezalardan hiç bahseden yok…

Kayda girmemiz, ciddiye alınmamız için, günlük yüzer yüzer mi ölmeliyiz? Her güne elli, yüz adli vaka mı olmalı? Tutun ki öyle oldu sayın yöneticiler, sizlerde samimiyet ve ciddiyet görmüyoruz… Sorun çözücü gibi algılanmıyorsunuz yok saydığınız kadınlarca.

Arada sırt sıvazlayarak, bazen ”yen içinde kalsın” göz kaçırmalarınızla, yasaları esnete esnete; ’don lastiği’ gibi uzamasını sağlayarak, İstanbul Sözleşmesi’ni yürürlükten kaldırma arzunuzla, kurtların önüne atıyorsunuz başta kadınları ve tüm dezavantajlı grupları, azınlıkları…

Duymayacağınızı bilsek de hep bir ağızdan bağırıyoruz: Artık yeter! Edî bese! Stop! Bıktık! Milyonuncu kez bağırsak duyulur mu sesimiz bilemesek de, bildiğimiz bir şey ver: Asla, yalnız yürümeyeceğiz!

Ölmekten, şiddetten, kadına karşı suçlardan bizler yorulduk. Her an yürekler ağızda beklemekten, ‘sıra kimde acaba’ diye, sağımızdaki, solumuzdaki kadınları kontrol etmekten U SAN DIK!!!

Altmış, yetmiş yıllık ömrün %90’ını kaygıyla, korkuyla, engellenerek, örselenerek, eşitlenmeye çalışarak, varlığını kabul ettirme savunusuyla yaşadınız mı? Neye benzediği konusunda fikir sahibi misiniz, Sayın Erk’ekler?

Söyleyene sivri sinek saz… Son olması umuduyla bu haberin, bu konunun. Söz yoruldu, ölen yoruldu, toprak doydu da ”Sağır Sultan”ların sağırlığı ileri sâfhada…

FAİLLİK İLİNTİSİ

Bâzen farkında olmadığımız, suçla/ortaklıkla ilişiklik haller vardır. ‘Bilincinde’ bile olmadığımız için “suçlu” hissetmemekteyiz, dolaylı olarak da pür-i pak hayatlarımız sekteye uğrayamadan devam etmektedir…   Devamını Oku

MUTLULUK SATIN ALINABİLİR Mİ GERÇEKTEN?

Davide Calì’nin düşlerinden süzülüp Marco Somà’nın fırçasıyla renklenen Bir Kavanoz Mutluluk, minik okurlarıyla birlikte tam da bu can alıcı sorunun izini sürüyor.
Devamını Oku

REKOR SÜREDE FONLANAN “HER ŞEY, TASARIM” KİTABI OKUYUCUYLA BULUŞTU!

Sence tasarım nedir? Bir giysi tasarlamak mı? Yoksa bir arayüz mü? Kitabın ilk sayfasına, “Daha iyisini yapmak için çabalıyorsan sen bir tasarımcısın.” önermesiyle başlayan SHERPA Blog, “Bizce, her şey tasarım.” dedi.

SHERPA Blog’un Ocak ayında Arıkovanı’nda başlattığı kitlesel fonlama kampanyasıyla duyurduğu “Her şey, tasarım.” kitabı, 3 günden kısa bir sürede fonlanarak ilk adımını başarıyla atmış ve hayata geçmesi için 100 KOLEKSİYONER, 107 DESTEKÇİ, 100’den fazla ön sipariş ile rekor sürede destek bulmuştu. Dijital dünyada çalışan profesyonellerin ilham alacakları bir başucu kitabı olarak merakla beklenen Her şey, tasarım.”6 ay süren hummalı bir çalışmanın sonunda bu hafta okuyucusuyla buluştu.

Teknoloji ve tasarım ile değişim yaratmak isteyenlerin Türkçe bilgi kaynağı olarak faydalandığı SHERPA Blog’un ilk basılı yayını olan “Her şey, tasarım.”, tasarım odaklı düşünceyle daha iyisini yapmak isteyen dijital dünya profesyonellerinin mutlaka okuması gereken bir kitap.

“Her şey, tasarım.”da yer alan 20 makale, bir yapay zeka agoritmasının 15 binin üzerindeki kayıtlı SHERPA Blog okurunun 6 yıl boyunca gerçekleştirdiği etkileşimlerden oluşan devasa bir veri setinden yaptığı ön elemeden sonra, hayranlık duyulan yerli ve yabancı yazarlar arasından SHERPA Blog editörleri tarafından özenle seçildi. Kitabın söyleşi bölümlerinde ise, seçkin akademisyen ve fikir liderlerinin kendi alanlarında yolculuklarını nasıl tasarladıkları ve gelecek öngörülerini paylaştıkları, başka hiçbir yerde yayınlanmayacak 11 özel söyleşi yer alıyor.

“Her şey, tasarım.”a kimler konuk oldu?

Kitap; tasarım odaklı düşünce nedir ve neden bu kadar popüler oldu odağında dijital bölünme, kullanılabilirlik, e-ticaret, kullanıcıyı anlamak, kullanıcı deneyimi yasaları ve tasarım sürecinin nasıl planlanması gerektiği konularında pratik bilgilerle desteklenirken ünlü fikir liderlerini de sayfalarında konuk ediyor.

Yarım asırlık sadelik

Ünlü tasarımcılar Aziz ve Derin Sarıyer ile Derin Design’ın 50 yıllık ruhu ve tasarımda sadelik.

Bir kenti yeniden tasarlamak

İlk kez kurulan İstanbul Kent Konseyi’nin ilk başkanı Mimar Tülin Hadi ile “Yeni İstanbul”.

Sürdürülebilir Dünya’yı tasarlamak

Birleşmiş Milletler Çevre Programı tarafından 2016 yılında “Champion of the Earth” unvanına layık görülen Sosyolog ve Tasarımcı Leyla Acaroglu ile Dünya’yı sürdürülebilir kılabilecek tasarım metodolojileri.

Öğrenen makinelerle artırılmış insanın başlangıcına doğru

Prof. Dr. Zehra Çataltepe ve Dr. Tanju Çataltepe ile yapay zeka ve makine öğrenmesi sistemlerinin bugünü ve geleceği.

Sporla adım adım büyüyen iyilik

Dünyada bugüne kadar 3500 kişinin kabul edildiği ilk ve en geniş sosyal girişimcilik ağı Ashoka tarafından Ashoka Fellow olarak seçilen, Adım Adım hareketinin kurucusu Renay Onur ile toplumsal bir iyilik hareketi tasarlamak.

Dağılalım: Merkezi olmayan yeni bir dünya doğuyor!

Paribu’nun Kurucusu Yasin Oral ile merkezsiz ve otoritesiz yeni sistemler ve yeni fırsatlar üzerine.

Benim verim, benim param: Açık bankacılık ve değişen dünya

Açık bankacılığın doğuşuyla yeni bir boyut kazanan dijital bankacılıkta yaşanan gelişmeler, Türkiye İş Bankası Genel Müdür Yardımcısı Yalçın Sezen ile bugün ve gelecek.

Sesi görmek, ışığı duymak

Zorlu PSM’de tasarladığı ışık şovları ve görsellerle katılımcıları bambaşka boyutlara taşıyan ışık tasarımcısı Sadık Avcı ile müzik etkinliklerinin görsel bileşenlerini tasarlamak.

Tasarım ve teknolojiden sanata: Yeni dünyaları algoritmalarla keşfetmek

Tasarımcı, yazılımcı ve sanatçı Osman Koç ile etkileşimli dijital organizmalar tasarlamak.

Erişilebilir bir dünya: Hayal mi, gerçek mi?

Dünya neden hala herkes için erişilebilir değil? Erişilebilir Her Şey ekibiyle, ülkemizdeki erişilebilirlik algısı.

Bir ameliyat nasıl tasarlanır?

Tasarımın göğüs cerrahisi ile nasıl bir ilgisi olabilir? Tasarım ve teknoloji, bir göğüs cerrahının ve hastalarının hayatlarını nasıl etkiliyor? Doç. Dr. Yusuf Bayrak ile “tasarım” sözcüğünün cümle içinde nadiren kullanıldığı cerrahi müdahalelerin tasarımı.

Hayalleri dijital gerçekliğe dönüştürmek

Game of Thrones, Stranger Things, Avenger – Age of Ultron, Terminator Genisys ve The Amazing Spiderman gibi çok sayıda projede görev alan tasarımcı Onur Can Çaylı ile dört soruda konsept tasarımı.

Online sipariş verebilirsiniz.

Dijital dünya çalışanlarının okuması gereken “Her şey, tasarım.”, SHERPA Blog web sitesinden 59₺’ye satın alınabiliyor.

GOYGOY YAPIYORDUK OYSA!

Her goygoyda bir şer, bir de hayır vardır… Sizin espri amacıyla ortaya attığınız bir söylem, anket, sav karşılık bulabilir. Kimi zamansa, aslında ‘bir ihtiyacı veya yanlış bilinenleri düzeltme, üzerinde durulması gereken bir soruna’ işaret edebilir.

Kadından çocuğa, evsizden sokak hayvanına, kimi azınlık gruplara, LGBTİQ+ gibi cinsel yönelim, cinsiyet kimliği ifade eden dezavantajlı gruplar ana akımda, merkez medyada çok fazla yer bulamadıklarından da onlar üzerinde, “kalıp düşünceler”, bazen de  “doğru bilinen yanlışlar” oluşup, o şekilde de devam edebiliyor…

Gerek portal olarak, gerekse kişisel hesaplarımdan da dezavantajlıların daha çok sesi olmaya, kendilerini ifade edebilecekleri bir platform olmaya da özen göstermekteyiz.

 Buradan Sonrası ‘ÖZENDİRİCİ OLABİLİR!?’

28 Haziran Pazar günü, İstanbul Onur Haftası, Haziran Ayı ise” Onur Ayı”ydı. Ülkemizdeki 18. Onur Haftası’nı da geride bırakmış olduk. Pandemi dolayısıyla, tüm dünyada olduğu gibi, çoğu etkinlik bir süredir deneyimlediğimiz gibi sosyal mecralar üzerinden gerçekleşti.

Öncelikle İnsan Hakları aktivisti, sonra ise trans bir kadın olmamdan da kaynaklı, tüm hafta boyunca bu kapsamda, fazlaca ileti paylaştım, gönderilerde bulundum. Son gün olan, İstanbul Onur Haftası’nda da.

Arada muzipliklerim tutar, arkadaşlarım, takipçilerim de bilirler. Meraklı da biri sayılırım. Bu sebeplere ek, bir de yorumcu da olsam ‘gazetecilik’ yanımın ağır basmasının da etkisi, tüm bunların sonucunda; minik bir anket yapma, daha çokçası da goygoy amacıyla böyle bir karara varmıştım.

“Bu kişi, size ibneliği, dönmeliği (trans/seksüel), seviciliği(lezbiyen), biseksliği (biseksüel) özendiriyor mu” diye sormuştum. (Soruda “sokak dili” kullanmak, fobiklik değil, bir yapıbozumdur…Ki bir trans/dönme olarak, bu dili kullanma hakkım vardır. Bende fobiklik oluşturmaz…) Karşılığında da ”evet,hayır,fikrim yok” seçeneklerini sunmuştum.

Anket, 5 saat yayındaydı. 30 kişi oylamış. %13evet, %67 hayır, %20 fikrim yok şeklinde. Kısaca künyesiyle, goygoy anketim böyleydi.

İlk anda biraz şaşkınlık yaratsa da sonrasında bu yazının yazılmasını elzem kıldı.  Nedir bu zorunluluk diye düşünülebilir elbette veya ben gülüp geçemez miydim? Hayır, trans olarak hele de orta karar çok takipçili ve de her mecradan, farklı kesimlerden de takip edilen biri olarak, ayrıca da gene çok çeşitli kesimlerce okunan yorumcu olmam; bu konuda birkaç söz söyleme, belki biri/lerinin kafasındaki yanlış algıyı yıkmaya  yönelik görevim doğar. Görmezden gelmek, kendi kimliğime haksızlık olurdu…

Kaldı ki, kendimi ifade edebildiğim bir mecrada yazabiliyorken, buna sırt çevirme lüksüm de yok. Müsaadenizle, birkaç kelam etmek isterim. Size bir şey katmayabilir, bilgilerinizi tazelemiş olursunuz veyahut da, “hayır” şıkkını cevaplayanlara sözüm.

Özenmek Nedir?

Özenmek bir anlamıyla bir şeyi elden geldiğince iyi yapmaya çalışmak, ikinci anlamıyla herhangi bir duruma,  bir iş yapmaya heveslenmek. Buradan bakınca, ‘bilmek, deneyimlemiş olmak’ gibi anlamlara da ulaşabilmek mümkün görünüyor…

Sevgili dostlar, ‘cinsiyet kimliği, cinsel yönelim’ler, eş-dost tavsiyesiyle, şâyet ‘içsel bir arzu, güdülenme hali’ yoksa, etkiyle oluşan durumlar değildir…

Bizler, yönelim ve kimliklerimizle doğar, kendimizi keşfetme süreçleriyle de anlamlandırmaya başlarız. Kimimiz için heteroseksüel olduğumuzdan yola çıkarsak; karşı cins olan kadın/erkek cezbedici, arzulanandır.

Biyolojik beden olarak kadın/erkek doğup, yine aynı karşı cins olan kadını/erkeği arzulama ihtimalimiz de vardır. Doğduğumuz bedene ait hissediyor ve hemcinsimiz olan kadını/erkeği arzuluyorsak; ’cinsel yönelim’ dediğimiz durumdur ifade edilen.

Cinsel yönelim; gey/eş cinsellik (kadın/erkek), eş cinsellikten söz ederken, kadın eş cinselliğinden ‘lezbiyenlik’ adıyla karşımıza çıkabilir. İkisi de aynı tanımı karşılar. Ülkemizde, “gey” daha çok, erkek eş cinsel için kullanılmakta.

Bir de hem kendi bedenimizdekilere, hem de karşı cinse yönelik arzu duyma hali vardır; ’biseksüellik’ teriminden bahsediyoruz burada da.

Doğdumuz beden kadın/erkek olup, hissedilen beden aynı da olmayabilir. Trans/seksüellik haliyse; tam da bu durumdur. Translardan bahsederken kullanacağımız kavramsa; “cinsiyet kimliği”, kişinin kendini tanımlama halidir. Trans kadın/trans erkek, kimlik beyanıdır.

Ben heteroseksüel kadınım/erkeğim bir kimlik beyanı olup, hetero olduğunu söyleyen birinin, kadından/erkekten hoşlanıyorum demesiyse; cinsel yönelimine dair ifadedir. Mesela, ben heteroseksüel, trans kadınım. (Cinsiyet kimliğimi belirtirken, yönelimimi de vurgulamış oldum.)

Transeksüellik, hissedilen bedendir! Kişinin, tariflediği, kendini tanımladığı beden. Bireylerin bacak arasında olan/olmayan (trans kadın), memelerini olup olmaması, bir şey taktırıp taktırmaması(trans erkek), vücudunda herhangi değişime gidip gitmememisi kadın/erkek olmasına engel değildir… Zorunlu da değildir! Kendinizi ağaç da hissedebilirsiniz, bir elmada… Beyan esastır!!!

LGBTİQ+’lar kısaltmasındaki temel tanımların bazılarını derinlemesine açıklamak, kafalardaki karışıklığa da netlik getirmek istedim.

İnterseksüel doğumda hem kadın uzuvları hem de erkek uzuvlarıyla doğan kişilere verilen addır. Halk arasında ”çift cinsiyet” diye de adlandırılır.

Quee(kuir); tüm tanımların, cinsiyet kalıplarının dışında olmak veya cinsiyet kimliklerini, adlandırmaları reddetmek, atanmış veyahut da doğumla kazanılan cinsiyet/kimlik kalıplarını yok saymaktır. Cinsiyetsizliği de barındıran, ifade biçimidir. Kuir/lik, bir politik ve sosyolojik başkaldırı durumudur da. Kalıpların dışında hissetmedir.

“Evet”çilere Özel!

Öncelikle, sık sık da olsa, bu denli derli topluca, tanımları daha da açarak, yeniden yazma fırsatını vermenize, teşekkürlerimi sunarak başlayayım sözlerime…

Benim, bir takım bilgileri sunmam, paylaşmam sizleri herhangi konuya, hâle, duruma “özendirme” olmayacaktır,  değildir de üzgünüm. Bilinç altınızda bastırılmış duygularınız olabilir, kimlik keşfi veya kargaşası da yaşıyor olabilirsiniz.

Demeye çalıştığım; birilerinin tavsiyesiyle, fiziksel zorlamalarla hissetmediğiniz bir şeyi yaşamanız mümkün değildir. Merak uyandırmaz!

Baskıyla kişiliğimize, arzularımıza ters düşen şeylerin yaptırılmasıysa; ”o şey” ne olursa olsun, bizlerde isteksizlik, şiddetine bağlı olarak travmalara yol açacak, psikolojik sorunsallara bile götürebilme özelliğine de kapı aralar….

Şöyle bir örnekle, toparlamak ya da altını çizmiş olmak isterim: Çocukluğumuzda ebeveynlerimizin, kendi istek ve arzuları doğrultusunda yaptırdıkları her şeyin, biz de karşılığı yoksa, kişisel arzu duymuyorsak, gönülsüzce yapılması, yaparken nefret edilmesi.

Annemiz bizi baleye başlatmak istiyor, ’özendirmeye çalışıyor’ olsun. Yeteneğimiz, arzumuz yoksa, o kursa gitsek bile; balerin/balet olmayabiliriz. İçten içe, baleye karşı nefrette duyarız…

Nokta koyarken, benim sizlere özendireceğim şey; merak duygusu olabilir. Meraktan kastım, belki yazdığım, çizdiğimi yeterli bulmayıp, derinlemesine araştırma arzusu, bilmediğiniz bir konuya cevap, bildiğiniz bir konuda da farklı farklı pencereler açmak.

Belki kimliğimden, yazıp çizdiğimden, paylaştıklarımdan, fikirlerimden rahatsızlık duyup, ankete “evet” demiş olabilirsiniz. Oradan da fobik olma ihtimaliniz doğar! O değilse de, farklı seslere, kişilere tahammülsüzsünüzdür; takibimden çıkabilir, beni “çöpe atabilirsiniz…”

Temas etmenin, birbirine dokunmanın, bilginin gücüne inanlardanım. “Bilme”nin, kişisel değişimiz için, ön yargıları/mızı yıkma, fobikliğe çözüm olduğu inancıyla; kendimi ifade etmeye, bildiğim kadarını paylaşmaya ve hatta “özendirmeye” devam edeceğim…

1 2