Yeni Eğitim Döneminde Dikkat Edilmesi Gerekenler

Pek çok ailenin kafasında yeni eğitim öğretim yılıyla ilgili soru işaretleri var. Çocuklar yüz yüze eğitime başlayacak mı yoksa evde mi devam edecekler, Korona virüsten nasıl korunabiliriz, evde verimli bir eğitim verilebilir mi gibi sorular cevaplanmayı bekliyor. Demir Sağlık, ister yüz yüze ister online olsun, yeni eğitim döneminde öğrencilerin ve ailelerin dikkate almaları gereken bazı konulara dikkat çekiyor.Devamını Oku

SINIFTA KALDILAR

Medeniyetlerin, adına medeniyet dediğimiz çağın yıkımına doğru yol alıyoruz. Gariptir ki doğa yollu değil, insan kaynaklı, insani zaaflar ve yönetimlerin yeteneksizlikleriyle…Devamını Oku

‘Tanıdıkla Sınırlı Esnek Seyahat’ İçin Yeni Hizmet: Otobüs Kiralama

Türkiye’nin en çok tercih edilen otobüs ve uçak bileti satış platformu obilet.com, pandemide villa, tekne, kamp gibi daha izole hale dönüşen tatil alışkanlıklarını seyahatte de sürdürmek isteyenlere yönelik olarak, otobüs ve minibüs kiralama hizmeti sunmaya başladı. Artık seyahatseverler platform üzerinden yapabilecekleri online kiralamayla, kendi yakın çevreleriyle sınırlı bir yolculuk deneyimi yaşayabilecek ve esnek yolculuk planları oluşturabilecek.Devamını Oku

İYİCE “NORMAL”E DÖNDÜK!

1 Haziran, ülkemizde de bir eşiğe denk düşüyor. Mâlumunuz olduğu üzere, tüm dünya Corona/Covid19 esaretli bir pandemi sürecinde. Yasaklar silsilesi, dev karantina alanına dönüşmüş yerküre kabuğuyla karşı karşıyayız.Devamını Oku

BİR DEVLETİN SÖZLEŞME İLE İMTİHANI

İstanbul Sözleşmesi diyoruz, nedir, neyi kapsar, taraf olanların neden taraf, karşı çıkanların da neden karşı olduklarını anlamak üzere; İstanbul Sözleşmesi neyi ifade ediyor, yakından bakmak hele de şu günlerde üzerindeki spekülasyonlar artmışken, öncelikli hale geldi.

Bu vesileyle her iki taraftan da net bilgi sahibi olmayanlar varsa, onlara okuma fırsatı vermiş olalım düşüncesindeyim. Destekleyenlerden de kabaca fikri olup, derine inmemiş olanlar mutlaka vardır. O sebeple, kişisel yorumlarımı kısa tutarak, maddeleri de mümkün olduğunda öze indirgemeye çalışarak konuya dönüyorum.

İstanbul Sözleşmesi Nedir?

Madde 1- Sözleşmenin Maksadı;

  1. a) Kadınları her türlü şiddete karşı korumak ve kadına karşı şiddeti ve aile şiddeti önlemek ve ortadan kaldırmak.
  2. b) Kadına karşı her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına katkıda bulunmak ve kadınları güçlendirmek de dahil olmak üzere, kadınlarla erkekler arasında önemli ölçüde eşitliği yaygınlaştırmak.
  3. c) Kadına karşı şiddet ve aile içi şiddetin tüm mağdurlarının korunması ve bunlara yardım edilmesi için kapsamlı bir çerçeve, politika ve tedbirler tasarlamak.
  4. d) Kadına karşı şiddet ve aile içi şiddetin ortadan kaldırma amacıyla uluslararası işbirliğini yaygınlaştırmak.
  5. e) Kadına karşı şiddet ve aile içi şiddetin ortadan kaldırılması için bütüncül bir yaklaşımın benimsenmesi maksadıyla kuruşların ve kolluk kuvvetleri birimlerinin birbirleriyle etkili biçimde işbirliği yapmalarına destek ve yardım sağlamak.

Madde 2- Sözleşmenin Kapsamı;

  1. Bu sözleşme aile içi şiddet de dahil olmak üzere, kadınları orantısız biçimde etkileyen, kadına karşı her türlü şiddet için geçerli olacaktır.
  2. Taraflar bu sözleşmeyi tüm aile içi şiddet mağdurları için uygulamaya teşvik edilir. Taraflar bu sözleşmenin uygulanmasında, toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin kadın mağdurlarına özel olarak dikkat göstereceklerdir.
837d18ef-12bc-450f-955a-53bc17fbf3e6

Fatoş Erdoğan / Kadıköy

Madde 3- Tanımlar;

Bu sözleşme maksadıyla;

  1. “Kadına karşı şiddetten”, kadınlara karşı bir insan hakları ihlali ve ayrımcılık anlaşılacak ve bu terim; ister kamu, ister özel  yaşamda meydana gelsinler, söz konusu eylemlerde bulunma tehdidi, zorlama veya  özgürlüğün rastgele bir biçimde kısıtlanması da dahil olmak üzere, kadınlara fiziksel, cinsel, psikolojik veya  da ekonomik  zarar ve acı verilmesi sonucunu doğuracak toplumsal cinsiyete dayalı tüm şiddet eylemleri olarak anlaşılacaktır.
  2. “Aile içi şiddet”, eylemi gerçekleştiren, mağdurla aynı ikametgahı paylaşmakta olsun veya olmasın veya daha önceki eşler ve/veya birlikte yaşayan bireyler arasında meydana gelen fiziksel, cinsel, psikolojik veyahut ekonomik şiddet eylemleri olarak anlaşılacaktır.
  3. “Toplumsal cinsiyet”, herhangi bir toplumun kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özellikler olarak anlaşılacaktır.
  4. “Kadınlara karşı toplumsal cinsiyete dayalı şiddet”, bir kadına karşı, kadın olduğu için yönetilen veya kadınları orantısız biçimde etkileyen şiddet olarak anlaşılacaktır.
  5. “Mağdur”, a ve b fıkralarında belirlenen davranışlara maruz kalan herhangi bir şahıs olarak anlaşılacaktır;
  6. “Kadın” terimi, 18 yaşından küçük kızları da kapsayacaktır.

Madde 4 Temel Haklar, Eşitlik ve Ayrımcılık  Yapılmaması;

  1. Taraflar herkesin, özellikle de kadınların, gerek kamu gerekse de özel alanda şiddete maruz kalmaksızın yaşama hakkını yaygınlaştırmak ve korumak için gerekli olan yasal ve diğer tedbirleri alacaklardır.
  2. Taraflar, kadınlara karşı her türlü ayrımcılığı kınayacak ve ayrımcılığı önlemek özellikle aşağıdakiler dahil olmak üzere, gerekli yasal ve diğer tedbirleri alacaklardır.
  • Ulusal anayasalarında veya ilgili diğer mevzuata kadın erkek eşitliği ilkesini dahil edecek ve bu ilkenin uygulamada gerçekleştirilmesini  temin edeceklerdir.
  • Yerine göre, yaptırımların uygulanması yolu da dahil olmak üzere, kadınlara karşı ayrımcılığı yasaklayacaklardır.
  • Kadınlara karşı ayrımcılık yapan yasa ve uygulamalar yürürlükten kaldırılacaktır.
  1. c) Taraflar bu sözleşme hükümlerinin, özellikle de haklarını korumaya yönelik tedbirlerin, cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din siyasi veya başka türlü görüş, ulusal veya sosyal köken, bir ulusal  azınlıkla bağlantılı olma, mülk, doğum, cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği, sağlık  durumu ,engellilik, medeni hal, göçmen veya mülteci statüsü veya başka bir statü gibi, herhangi  bir temele dayalı olursa olsun, ayrımcılık yapılmaksızın uygulanmasını temin edeceklerdir.
  2. d) kadınların toplumsal cinsiyete dayalı şiddete karşı korunması için gerekli olan özel tedbirler, bu Sözleşme hükümlerince ayrımcılık olarak sayılmayacaktır.

Madde 5- Devletin Yükümlülükleri ve Titizlikle Yapması Gereken İnceleme ve Araştırmalar;

  1. Taraflar kadınlara karşı herhangi bir şiddet eylemine girişmekten imtina edecek ve devlet yetkililerinin, görevlilerinin, organlarının, kurumlarının ve Devlet adına hareket eden diğer aktörlerin, bu yükümlülüğe bir biçimde hareket etmelerini temin etmelerini, temin edeceklerdir.
  2. Taraflar, devlet dışı aktörlerce gerçekleştirilen ve bu Sözleşmenin kapsamı dahilindeki şiddet eylemlerinin önlenmesi, soruşturulması, cezalandırılması ve bu eylemler nedeniyle tazminat verilmesi konusunda azami dikkat ve de özenin sarf edilmesi için gerekli yasal ve diğer tedbirleri alacaklardır.

Sözleşme Kadınlar ve Toplumsal Hayat İçin Zaruridir

Yukarıda, ilk 5 maddesini verdiğim İstanbul Sözleşmesi’nin tanımının genel hükümlerini, devlet/ler/ in ödev ve yükümlülüklerinin ne derece bağlayıcı olduğu görülmektedir.

Yine görmekteyiz ki; salt kadın, kadına karşı şiddet, aile içi şiddete yönelik de değildir. 4. Maddenin, c bendinde de tarif edildiği gibi; her tür azınlığın, engellinin, göçmen ve mültecilerin de baskın gruplarca ezilmesinin önüne geçerek, bahsi geçen grupların koruma yükümlülüğü hatırlatılmaktadır. Bu yönüyle de İstanbul Sözleşmesi’nin yitirilme riski, sadece kadınlar için büyük kayıplar doğurmayacaktır…

8b2092b1-c6ac-41fb-abdf-18d170030afa

Fatoş Erdoğan / Kadıköy

Sözleşmeden çekilmek, toplumsal dinamikleri de tetikleyecek, zaten iyice bozulan dengelerin, “çoğunluk” kefesinin daha da hoyratlaşmasına yol açacaktır…

İlk 5 maddesiyle birlikte, ara ara bütünüyle kuşkusuz ki kazanım olan Sözleşme’nin farklı bazı maddelerinin de altını çizeceği gerçeğiyle; “aile bütünlüğünü  bozmak” yahut da şiddet uygulamış, uygulamaya elverişli erkek/ler haricinde kimseyi “mağdur etmek” gibi bir temeli yoktur…

Kadın/lar/a güvence sağlamak, hangi türlü olursa olsun şiddetin önüne geçme yükümlülüğü, mağdur olan taraf kadınsa; haklarının korunması, vücut ve ruh bütünlüğünün öncelenmesi, fail/ler/in cezalandırılması ödevi, 21. yy’da pek tabii devletin görevidir…

Kaldı ki, şiddetle anılma gösteren hangi aile kutsaldır? Erk’ek baskın olma gücünü, kadını hiçleştirerek, aile fertlerini örseleyerek mi sağlayacaktır? “Aile bütünlüğü bozulmasın” diye, kaç kadın ölüm başta olmak üzere; fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik şiddete maruz bırakılacak?

Sözleşmenin, bir önemli diğer yanı ise; kadının korunması için, ille de evlilik zaruriyetin ortadan kaldırıyor olup,” aynı evi paylaşma” kıstasının da altının çizilmiş olmasıdır. Buna itiraz etmeleri, kendi pencerelerine göre “mantıklı.”

Toplumsal cinsiyete vurgu yapıyor oluşu, vurguyla beraber; “kadın erkek eşitliği”nin sıkça altını çizmesi; kadını birey kabul etmeyen karşı cenah için, başka bir kanıya çıkma nedeni olsa gerek.

adc4f057-c8b5-41d4-b0e6-d7e3d44ff15e

Fatoş Erdoğan / Kadıköy

Cinsiyet Kimliği ki ilk kez Türkiye Devleti’nin de imzacısı olduğu bir sözleşmede, karşılarına çıkması rahatsız etmemiştir umarım? Bırakın adının geçmesini; ’yasal güvence altına alma’ mecburiyeti de uykularını kaçırıyor mudur acaba? Bir kez adının geçmesi bile; ”toplumu eşcinsel yapacaklar” teranesine yol açtığına göre, gerisine izahat yok…

Sanki, tüm antlaşmalara, sözleşmelere harfiyen uyulmuş da, bir sözleşmeye imza koymayla; tüm hetero kadın ve erkeklere, ‘imzacısınız, gey olmalısınız’ diye dayatılmaktadır…  Kazın ayağının başka türlü olduğu zati su götürmez…

Önemlilerden Seçkiler

Madde 32- Zorla Evlendirilmelerin Doğuracağı Hukuku Sonuçlar; taraflar mağdura gereksiz bir parasal veya idari yük getirmeksizin, zorla gerçekleştirilen evliliklerin geçersiz ve hükümsüz kılınabilmesini veyahut  sona erdirilmesini temin edecek yasal ve de diğer tedbirleri alacaklardır.

Madde 36- Irza Geçme De Dahil Olmak Üzere Cinsel Şiddet Eylemleri:

1)Taraflar aşağıdaki kasten gerçekleştirilen eylemlerin cezalandırılmasını sağlamak üzere gerekli yasal veya diğer tedbirleri alacaklardır.

  1. a) Başkaca bir insanla, rızası olmaksızın ,herhangi bir vücut parçasını ve/veya cismi kullanarak, cinsel nitelikli vajinal, anal veya pehetrasyon gerçekleştirmek;
  2. b) Bir insanla, rızası olmaksızın cinsel nitelikli diğer eylemlere girişmek;
  3. c) Başka bir insanın, rızası olmaksızın üçüncü bir insanla, cinsel nitelikle eylemlere girmesine neden olmak.

2) Rıza, mevcut koşullar bağlamında değerlendirilmek üzere, şahsın özgür iradesi sonucunda gönüllü olarak verilmelidir.

3) Taraflar 1. Fıkrada yer alan hükümlerin aynı zamanda iç hukukta kabul edilmiş olan, eski ve mevcut eşlere veya birlikte yaşayan bireylere karşı gerçekleştirilmiş eylemler için de geçerli olmasının temin edilmesi için gerekli yasal veya diğer tedbirleri alacaklardır. (Geçmişe dönüklük ve birlikte yaşayanlar içinde vurgusu yapılması şahane.)

Madde 61- Zorla Geri Göndermeme;

  • Taraflar, uluslararası hukuk çerçevesindeki yükümlülükleri uyarınca geri göndermeme ilkesinin tanınması için yasal veya diğer tedbirleri alacaklar.
  • Taraflar, satüsü ve ikametgah durumuna bakılmaksızın, korumaya muhtaç, kadına şiddet mağdurlarının hayatlarının risk altında olabileceği veya işkence veya insanlık dışı muameleye veya cezalandırılmaya maruz kalabilecekleri hiçbir Mülkiye hiçbir  durum altında iade edilmeyeceklerini  güvence altına almak üzere gerekli yasal veya diğer önlemleri alacaklardır.

Genel olarak birlikte göz attığımız, bütün maddelerde göstermiştir ki; büyük mücadelelerle elde ettiğimiz, kağıt üzerinde bile olsa kazanılmış haklarımız geru alınmak istenmekte, başta iktidar çevresi ve cenahları “kadının” adını duymaktan dahi irite olmaktadırlar… Kaldı ki, kadın sorunsalı, kadına dair işlenen suçların bahsi açılmasın…

Demeye Devam Ediyoruz…

Biz, başta kadınlar olmak üzere, tüm hak savunucuları, binlerce kadının kanıyla kazanılan, İstanbul Sözleşmesi’nden geri adım atmanıza izin vermeyeceğiz…

Yürürlüğe girdiği 6 yıldan beri, yasalarca tam eşitlik sağlanamamış olsa bile, söz konusu olan; canımız, ırzımız, ruhsal, ekonomik bütünlüğümüz ise iç hukuk yolları tükenirse, uluslararası arenada savaşımızı vermeye devam edecek, sizler haklarımızı tanıyana kadar da, her türlü cezayı almanızı sağlayacağız…

Bilmekteyiz ki; birey olmamız, kadınların “birey” olması, tüm azınlıkların eşit ve adil bir yaşam  talebi, sizlerde büyük rahatsızlık yaratmakta.

Temcit pilavı gibi, hele de yönetişimsizlik kaynaklı her sıkıştığınızda; İstanbul Sözleşmesi’nin feshi için girişimlerde bulunmaktasınız, nabız yoklamaları yapmaktasınız lakin çabalarınız beyhude…

ed09cebe-73fd-44a2-b5e7-f471a65d22b4

Fatoş Erdoğan / Kadıköy

Son çabanıza tepki olarak, yurdun dört yanında kadınlar, insan hakları savunucuları, uzun süredir sosyal medya, 5 Ağustos’ta da sokaklara, meydanlara inerek; yine “susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz” demekten geri durmadılar…

Bilmelisiniz ki ve öğrendiğiniz üzere de kadınlar haklarından vazgeçmeyecekler… Tüm toplumsal muhalefeti sustursanız dâhi kadınların sesini kısamayacaksınız.

İzmir’de de sokağa inen kadınlara, hunharca saldırmanız yine de kadınları yıldırmayacaktır. Kadınların söylediği; ’lütuf değil, doğuştan gelen, en temel haklarımızı istiyoruz’, burada abesle iştigal olan nedir?

Haklı ve en temel istekler için, kadınları “terörize” etmeye kalkma çabanız niyedir? İlk imzacısı da olduğunuz Sözleşme’den doğan hakları için, sokağa çıkmayı sizler zorunlu kılıp, kadınları sokak ortasında sürüklemek hangi yasaya, kanuna sığmaktadır?

İmzaladığınız için, iyi de bilmektesiniz ki; bu Sözleşme sadece kadınları kapsamamaktadır. Bu sebeple kadınlar da dahil, toplumun büyük çoğunluğunca sahiplenilmiş olmakta, öyle kolayca “sıkıldım oynamıyorum” diyemeyeceksiniz… Biline!

İstanbul Sözleşmesi, “demokrasi treni” değildir! Kolayca çiğnenmesine göz yumulamaz! İmzaladığınız süreçte, pazarlama ile “bolca ekmeğini yediğiniz”, ihtiyaç bitince, kendi kemik kadrolarınızı, ortaklarınızı ve de yeniden arayış içine girdiğiniz dini cemaat ayaklarını mutlu etmek adına, heba etmenize göz yumulamaz…

Çocuğu, kadını, engelliyi, göçmeni, mülteciyi, cinsiyet kimliklerini, her türlü azınlığı yasal güvence altına alan yükümlülüklerinizden, ”tereyağından kıl çeker gibi” kurtuluş yok…

Lütfen ama lütfen, bir kez insanlık kazansın, yaşam ve hayat kazansın. Bir kez kendileriniz, küçük zümreniz için değil de, tüm yurttaşlarınıza karşı sorumluluk hissedin… İnsanlık için, yaşamdan yana tavır almanız umuduyla… İstemekle dil eskimez, ricacılık bizden bir şey götürmez.

Şâyet, yine de sesimizi duymamayı seçerseniz, elbet taktir sizin… Sokaklar, kadınların bilmediği yerler değil. Sadece, belki de sizler, kadınların kararlılığını anlamamış olabilir misiniz? Bir kararlılık daha gösterildi. Bakalım önümüzdeki günler nelere gebe? Ayın 13’ü nasıl kararlar alacaksınız? İyilikten yana olmasını umalım. Bizler hålen, güzelliğin ve iyiliğin, yaşamın yanındayız, sizleri de bekleriz…

KORONAVİRÜSE BAYRAM ETTİRMEYELİM

Solunum Derneği TÜSAD, Covid-19’un etkileri sürerken Kurban Bayramı’nda başta mesafe olmak üzere uyulması gereken tedbirleri bir kez daha hatırlattı.

Devamını Oku

KABAK TADINI GEÇELİ ÇOK OLDU

Bu yazı kafamda başka şekilde belirmişti aslında. Fenadır ki, bizler çoğu şeyi en abes haliyle hatta daha dramatik şekliyle, kez be kez yeniden yaşar bir topluma dönüştük…

Yazılmasını, konuşulmasını bırakın, yaşanılması büyük travmalarla dolu konulardandır; kadın sorunları. Kadına dair suçları, olayları zibilyonuncu kez yazmayan yazar, işlemeyen gazeteci yoktur.

Yine de her seferinde “a,b,c”ye yeniden başlar gibi baştan almak, yazmak zorunda kalmak; bizlerin de ömrünü tüketiyor, tıkıyor, yazım körlüğüne sürüklüyor…

Ayıbımız, Utancımız…

Algıda seçicilik değil, çünkü çözülemeyince “temcit pilavı” misali, sürekli önüme kadınların  hayatını zorlaştıran, irili ufaklı, bir sürü haber, sosyal medya iletisi düşüyor da düşüyor…

Twitter’da dolaşırken, bir kadının attığı “artık kabak tadı verdi” diye adlandırdığı ileti topluluğuna rastlamıştım. Gündelik hayatta, sözle yahut gözle, kadınları hizalandıran, artık “kanıksandığı için” de çok konuşmadığımız, çoğu kadının da deneyimlediği, bazılarımızın da derin travmasına dönüşen bir konudan bahsediyordu.

Kadın, spor amaçlı çıktığı yürüyüşlerde, giydiği şort ve zaman zaman da tayt yüzünden yol boyunca laf atılmasından, bâzen çalınan kornalardan, kısaca gündelik hayatımızın kılcal damarlarına kadar  işleyen tacizden, tacizin artık pek de dile getirmediğimiz boyutundan bahsediyordu.

Artık, öyle kangrene dönüştü ki çoğumuz spor yapmamaya, çıkarken daha ”normal, ustruplu” şeyler  giymeye başladık… “O da öyle giyinmeseymiş” sıklıkla duyduğumuz, zaman zaman hem cinslerimizce  bile plesenge dönüşen bir savunuya, kadını yanlışlaştıran, erk’eki daha da hoyratlaştıran  hâl almaya başladı…

Örneklemimiz, konumuzdaki kadın olsun. Spora, yürüyüşe neyle çıkılır? Tayt, eşofman, mevsimine göre de şort. İlginç olan, tacize vardıracak, hayat bezdirecek ne var bu kıyafetlerde?

Biz Geri Çekildikçe!

Sosyal medya, yukarıdaki gibi feryatlardan geçilmiyor. Mutlaka hepimizin önüne, buna benzer iletiler sık sık, bâzense birkaç tane düşüyor olmalı…

O iletiyi kafamda yazmayı planladığım günden en fazla 1-2 gün sonra sanatçı Melek Mosso da aynı şiddeti yaşamış, çareyiyse yakın bir mağazadan pantolon almak olarak bulmuş…

Kadının yaşı, adı, ünvanı fark etmeksizin, hepimizin korkulu rüyası, hayat bezdiren baş belası. Kadın, hovarda adı altındaki şehir magadanlarının da saldırısına uğruyor, kimi zamanda da “Müslüman Mahallesi’nde salyangoz satırtırmayız”cıların şiddetiyle yüzleşmek zorunda kalıyor…

Her Zaman Da Öyle Bitmiyor

3 gün kadar önce, Yalova’da köpeğini veterinere götürmek için evinden çıkan 20 yaşındaki genç kadın, durakta bekleyen 70 yaşında bir adamın saldırısına uğrayıp çıkarıldığı mahkemece “tutuksuz yargılanmak üzere” serbest bırakılıyor…

Gerekçeler, savunuluar hep aynı… Pek tabiidir ki, yargılayan   mantık da öyle…  Taraf olmayı seçiyorlar fakat kadından yana değil. Güçlüden, çoğunluktan ve erk’ekten yana…

Biz kadınlarsa, yediğimiz dayak, yaşadığımız travmalar, uğradığımız taciz -tecavüz bunlar da yetmiyor; öldürüldüğümüzle kalakalıyoruz…

Acil yasa lazım diyeceğim de uygulamak için niyet, kararlılık ve en önemlisi belki de kadından, ezilenden, hakkı yenilenden yana tarafta mı olmak gerekli? Bu sorunun cevabını “bağımsız ve tarafsız yargı” ile yönetenler, yasa yapıcılar mı vermeli?

Gerçi, kimsenin bizi duyduğu, gördüğü, umursadığı var mı? Bizler, ülkenin yarısı olanlar, “kendimiz çalıp, kendimiz oynuyoruz” belki de ”hariçten gazel okuyoruz”dur da sesimizi mi beğenmezler?

Ortada çözül(e)meyen sorunlar, varoluş mücadelesi, çoğunlukla ölmemek için gösterilen direnç var, muhatap/lar ise yok…

Salt temel neden kıyafetler olsa, bir kadının şortu, eteği yüzünden şiddet gördüğünde 3-5 milyon kadın sokaklara şortla-etekle çıkalım diyeceğim de… O kadar kadın çıkmıyor sokağa, çıksa da sorunu günlük/kısa vadede çözmeye yarıyor…

Konu kıyafet olsa seksenlerinde bir kadın da evinde tecavüze uğrayabiliyor, evine gelen bilgisayar tamircisinin tecavüzden sonra öldürmesiyle de tanışıyor genç başı örtülü bir başka kadın…

Kadına çalışan “ahlak”, erkeğe, toplumca infial yaratan olaylarda, soygunda, talanda, çocuğa, hayvana, doğaya, ötekiye gelince; birden ‘bakkala çokoprens almaya gidiyor ahlak beygiller…’ Gör ki görebilirsen!

‘Kadın kadının yurdu’ olup, “kadınlık” şemsiyesi altında, kendi çözümlerimizi kendimiz üretmek, kamu oyu baskısı oluşturmak, sesimizin kısılmasına, bölme çabalarına direnmek zorundayız.

Ölen, öldürülen bizleriz! Evde, işte, sokakta, okulda, hayatın her alanında, anında özneleriz. Öğrendik ve altını kalın çizgilerle çizerek öğrettiler ki; görünmeziz…

3.sayfa haberlerinde, sosyal medya hashtaglerinde, kısa süreli anılır oldu adımız… Günü geliyor, ikişer, üçer ölüyoruz. İstatiksel olarak da değerimiz yok!

Yazılıp, çizildikçe ise; “muhalif basınını abartısı” olarak lanse ediliyoruz. O istatiklerde de dünyayla, AB/D’deki oranlarla kıyaslanıp: ”Yok denecek kadar az” orantısına tabii tutuluyoruz… Oradaki hak aramalarında da çoğunluğunun aldığı ağır cezalardan hiç bahseden yok…

Kayda girmemiz, ciddiye alınmamız için, günlük yüzer yüzer mi ölmeliyiz? Her güne elli, yüz adli vaka mı olmalı? Tutun ki öyle oldu sayın yöneticiler, sizlerde samimiyet ve ciddiyet görmüyoruz… Sorun çözücü gibi algılanmıyorsunuz yok saydığınız kadınlarca.

Arada sırt sıvazlayarak, bazen ”yen içinde kalsın” göz kaçırmalarınızla, yasaları esnete esnete; ’don lastiği’ gibi uzamasını sağlayarak, İstanbul Sözleşmesi’ni yürürlükten kaldırma arzunuzla, kurtların önüne atıyorsunuz başta kadınları ve tüm dezavantajlı grupları, azınlıkları…

Duymayacağınızı bilsek de hep bir ağızdan bağırıyoruz: Artık yeter! Edî bese! Stop! Bıktık! Milyonuncu kez bağırsak duyulur mu sesimiz bilemesek de, bildiğimiz bir şey ver: Asla, yalnız yürümeyeceğiz!

Ölmekten, şiddetten, kadına karşı suçlardan bizler yorulduk. Her an yürekler ağızda beklemekten, ‘sıra kimde acaba’ diye, sağımızdaki, solumuzdaki kadınları kontrol etmekten U SAN DIK!!!

Altmış, yetmiş yıllık ömrün %90’ını kaygıyla, korkuyla, engellenerek, örselenerek, eşitlenmeye çalışarak, varlığını kabul ettirme savunusuyla yaşadınız mı? Neye benzediği konusunda fikir sahibi misiniz, Sayın Erk’ekler?

Söyleyene sivri sinek saz… Son olması umuduyla bu haberin, bu konunun. Söz yoruldu, ölen yoruldu, toprak doydu da ”Sağır Sultan”ların sağırlığı ileri sâfhada…

HERKESİN HÜKÜMRANLIK ALANI: KADIN BEDENİ

Kadınsanız bedeniniz “kamuya açık”, herkesin, her zihniyetten erk’eğin söz hakkına sahip olduğu, bilinçaltlarında bastırdıkları, yetersizliklerinin su yüzüne çıktığı, bunu da kadın/ı/lığı aşağılayarak, değersizleştirerek, ‘daha da erkekleştikleri’, nesnesinizdir. Sizden başka, herkes söz sahibidir…

Konu kadın bedeni olunca erkeklerin yaşı, kültürü, dini, ırkı, dünya algısı pek de fark etmiyor. Kısmen kullanılan dil, belki birkaç ton’ yumuşak’ olmakla beraber,’üstencilik’, bastırma arzusu, kadına dair sözleri hep oluyor… Hem de her şeyi onların bildiği, çok iyi bildikleri savlarıyla…

Ama Kadın Ya…

Kadının adı yok sayılmakla, hakaretle, belden aşağı vurmayla anılıyor çoğu zaman. Hedef tahtasına alınan kadının adı, yaşı, ünü değişiyor, mahallesi değişiyor. Uğradığı şiddet, kullanılan dilse hep aynı…

Kimimize edep ahlak öğretiliyor, kimimizin kısa bulunuyor eteği, aklı… Bir politikacı da olsanız aydın, yazar, sanatçı, göz ardındaki bir kadın da olsanız, ‘kadınlığınız kamuya açık’, hep yetersiz ve hep de size karşı ‘eleştiriler’ bel altı. Kadınlığımız, bacak aramızla vuruluyor, en akla hayale gelmeyecek fantezi dünyalarına malzeme oluyoruz…

Kim Olduğumuz Değil, Kadınlığımız Saldırıda

Adınız Canan oluyor, Nevşin bâzen, Başak, bâzense Esra. Tahtaya oturtulan kadınların adı onca çok, onca sık ki “isimler” önemsiz, isimler birer adlandırma. Aynı olan; kullanılan dilini bayağılığı, çirkinliği, yaralayıcılığı…

Biz kadınlara gömlek biçmek, hizaya getirmek, yurdum erkeğinin asli görevi… Hoş, salt bize özgü de olmadığı zamanlar olmuyor mu, konu eril dil, kadına şiddet olunca? Öncelikle görevimiz,”kendi bahçemizi süpürmek…”

Etik, politik duruş, insan olmak ve elbette ki kadın olmak, kadınlığı üzerinden saldırıya uğrayanın kimliğine bakmamak, ”ama suçuymuş”, “şu mahalleden” dememeyi gerektiriyor.

Biliyoruz ki; kadına dair suçlarda, kadın cinayetlerinde, eril dilde, sadece isimlerimiz, yüzlerimiz değişiyor. Kadın olmak, başlı başına “bela” zati…

Hepimiz Esra’yız!

Beni, dünya görüşümü, değerlerimi, babamı, kocamı, dıdısının da dıdısını sevmeyebilirsin, zorunlu da değilsin. Saygı da duymayabilirsin hatta! Tüm bunlar, bedenime, kadınlığıma onuruma söz söyleme hakkı doğurmaz.

Yeni doğan çocuğumun babasını sorgulamak, senin haddin değildir. Kocam üzerinden, babam üzerinden beni aşağılayamazsın…

Politik savaş, duruş akılla verilir, etik çerçevesini aşamazsın. Suç ve ceza bireyseldir! Toptancılıkla, yeni doğan bir bebeğe, bebek üzerinden de anneye saldırma hakkınız yoktur…

Benzeşmek, Bizi Aşağı Çeker…

Onlarla aynı olmadan da haklılık, duruş, tavır sergilemeyi unutmamak, insanlık onurunu unutmamak zorundayız… Başak Demirtaş’a da yapıldığında aynı çirkinliktir! Yapılan aşağılık bir tutumdur! Failin ceza alması, almaması, yetersiz bulunması bunlar başkaca konulardır.

Karşı çıkış hukuka, işleyiş ve işletiş biçimine olmalıdır. Ülkenin ve hukukun yönetim biçimine olmalıdır. Kadın/lık, çocuk, aileye hakaret etmek bir karşı koyuş değildir. Bayağılaşmanın, aynılaşmanın, çürümenin adıdır, yapılan saldırılar, edilen hakaretler.

“Kantarın topuzu”nun kaçırılmış olması, yaratılan çirkin zemin, bu noktaya gelinmesine çanak tutulması, konu “bizler” olunca; “oranın” takındığı tutum, onları bağlar…

Ben(kadınlar), bedenimiz üzerinden vurulmaya, değerlerimizin sorgulanmasına, yaptıklarımız yapmadıklarımız üzerinden, erk’eklikçe sınava alınmaya, hizanlandırılmaya hayır diyorum.

Kadınlık, sizlerin taahküm alanı olamaz. Beyinleriniz yetmeyince, küfredeceğiniz, hayasızca saldıracağınız ‘düşman sahası’ değiliz.

Artık Yeter! Hayatımdan bedenime, giydiğimden taktığıma, politik duruşumdan apolitikliğime, kimin karısı kızı olduğumdan yalnız veya dul oluşuma, gecenin o saatinden elinin körüne kadar, her şeyime karışma, elini, dilini, gözlerini üzerimden çek…

Edebini, efendiliğini, ahlakını sen takın, “erkek” efendi… Haddini bilmeyi, sen öğreneceksin! Bana dâir söz söylerken; onuruma, gururuma, insanlığıma, hele ki kadınlığıma dil uzatmayacaksın… Uzuvlarınla değil, beyninle düşünecek ve ona göre de yaşayacaksın…

Sağdan-soldan, inançlı-inançsız, ünlü-ünsüz, hangi mahleden olduğundan bana ne? Ya da benim, kim, kimlerden oluşum, neyi savunduğumdan sana ne? İnsan olduğum, kadın olduğum için, eşit yaşam hakkım olduğu için, sen de bunu kabul edecek, saygı duymasan da bu gerçekle yaşamayı öğreneceksin…

SAVUNMANIN YANINDAYIZ

“Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulan ve çoklu baro yapılanmasına yol açacak olan yasa tasarısına karşıyız. Bu tasarıya karşı olan başta barolarımız olmak üzere ülkemizin tüm demokratik kuruluşlarının yanındayız.

Devamını Oku

KARNAVAL VAR DEDİLERDİ!

“Bak, bu rengi de kesin alalım. Saçların sarı da çok yakışır. Bi’gece önceden boyarız, nasılsa sprey boya. Kaç renk oldu elimizde? Mor, kırmızı, yeşil, mavi saç da sarı zaten. Ayy, çok güzel olacaksın. Makyajını da ben yapacağım, canlı canlı renkler süreceğim sana. Gökkuşağı gibi olacaksın.”

O hafta ilk kez günler öncesinden hazırlık yapmıştık. Onur Haftası’ydı. Özel hazırlık istermiş ,öyle dedi. Her bi’şeyi de bilir benim kızım. Peki dedim. Annelik, båzen akışına bırakmayı da bilmek demek. Heves ettiyse, kızının seni süslemesine izin vermek de galiba.

Cumartesi akşama doğru geldi. Pek bi’ neşeli, heyecanlı. O heyecanı beni de sardı. İlk kez, ben de manevi de olsa kızımla Pride’a gideceğim.

Akşamdan başladı saçımı boyama. “Yarın ne giyicen?” Yok o olmaz, bu olmaz… Sanırsın assolistim de yarın, ben sahne alacağım… İlk kez süsleniyorum, kızım kocaman olmuş da, ‘anasını görücüye çıkarır gibi hazırlıyor.’

En cacçaflı, pullu bir body buldu. Nasıl ışıldıyor, evde ve o ışıktayken bile. Yüz metreden, “ben buradayım” diyor. Neyse, üstte kara verildi. El mahkum. Sırada alta ne giyileceğine geldi. Birkaç şey gösterdim, yok. Onları da fazla tutucu buldu mu? Karnavallık şey miymiş?

20200628_055126.jpg

Şortlarımdan birini beğendi, ilginçtir. Giydirdi, üstünde göreyim dedi. “Tam, bu olur daaa.” Ee, da’sı ne? “Biraz daha mı kısaltsak?” Koştu, makası aldı, kesti. Şort oldu mu sana, ultra midi… İlk anda biraz kısa gibi görünse  de ben de beğendim sonradan, yalan yok.

2 saati falan böyle yedik. Biraz çene, biraz makara, gece yarısını geçti. ”Hadi, yatalım mamiş” dedi. “Sabah erken kalkacağız, daha hazırlanacağız.”

Öğlen olmadan kalktık. Tez canlıdır da biraz. Kahvemi bile içirtmeden, duşa yolladı. Kıyafet giydirildi. Makyaja başladı. Renkler, “ben tamamım, oldum”, verin mikrofonumu, ‘ablan assolist bebeğim’ tonlarında. Hayal gücünüze bırakıyorum… Şu kadarını söyleyeyim; ’konsamatris olarak çalıştığım zaman da bile’, o tonlarda makyaj yapmadım…

Sıra maniküre geldi. Bak, ojelerimi çok sevmiştim. Her biri ayrı renkteydi. Ellerimden gökkuşaığ yeniden doğuyordu. Ellerim de güzeldir. Reklam almadım, güzel ama ellerim.  Oldukça hoş olmuştu.

Girişi çok uzatmadım, yok yok. Karnavala gidecekmişiz, özel hazırlığı ve günün geri kalanında, o halde yaşadıklarımı betimleyebilmeniz için, sadece çok fazla ayrıntı verdim. Gözünüzde belki daha kolay canlanır diye.

15.00’da Taksim’deydik. Onur Haftası olduğu için, kılığım çok da yadırganmadı gibi. Korktuğum kadar değilmiş. Yıl 2015 demiş miydim?

Gezi’de yitirdiğimiz canlardan, Mehmet Ayvalıtaş için basın açıklaması vardı. İlk planımız ona katılmaktı. 16’ya doğru Galatasaray Lisesi’nin önündeydik. O zamanla  lisenin önü daha “düşman işgalinden kurtarılmamış…” Hâlen anmalar, basın açıklamaları, “Cumartesi İnsanları”nın oturumlarına ev sahipliği yapıyordu…

20200628_055100.jpg

Ne etkinliklere, eylemlere, anlamalara katıldık orada. Dağ gibi anılar… Yazarken bile, gözümün önünde canlandı… Neyse, maziye dalmanın sırası değil. Gerçi, geçmişi yazıyorum da, “geçmiş” mi, emin olamıyorum… İzleri taze olan, akla geldikçe yürek kanatan ne kadar “geçmiş”se, “geçiyor”sa…

50-60 kişi kadar kişi olduk. Tam saatinde, basın açıklaması okundu. Sloganlar vs derken, 20 dakika sonra bitti. Arkadaşların çoğu zaten Pride’a gidecekler, bir kısmıyla da Mis Sokak’ta, bazılarıylaysa Taksim Meydan’da buluşacağız.

Sanırım 15-20 kişi kadardık. Küçük gruplar halinde, arada biraz aralıklı şekilde, çene çalarak, birbirini nadir görenler ise hasret gidererek yürüyoruz.

Bana laf atılıyor, bizimkiler. “Aa, Ece bu ne şıklık? Aman, sen ne güzelmişin” goygoy, taşlama arası, tatlı atışmalarla şakalaşıyoruz. Haklılar da; ’ilk kez kadın kadın’, ‘kokoş halimi’ görüyorlar. İltifatlar da yoğundu ama dostlarımdan, arkadaşlarımdan.

Tahmini Galatasaray Lisesi’nden, 100 metre uzaklaşmamışızdır. Ağır adımlarla ilerliyoruz, vaki de var, sohbet de olunca, normal yani.

Birden bir curcuna, bir gürültü. Yoğun kargaşa. Resmisi, sivili, çeviği. Nasıl bir koşuşturma, bizim yöne doğru “dört nala…” Vakit erken, kimse bi’şey anlamadı. Hepimiz birbirimize bakıyoruz.

Daha saat 16.30 falan. Kortej yürüyüşe bile geçmemiştir, nedir bu? “Başka sebepledir yavaşlayayım, geçsinler” dedi grubumuzdan birisi. “Kenarda duralım da bize bulaşmasınlar” diye başka bir ses daha geldi. Durduk! Geçecekler diye bekliyoruz.

Galiba, Yunan Konsolosluğu civarındaydık, kenara durmaya karar verdiğimizde. Onlarsa, Ağa Camii’nin oralarda falanlar. Kenarda bekleyenlere hakaretleri, gırla gidiyor. Ansızın, bir kısmının tam tepesinde gaz bulutu… Şoktayız! N’oluyor abi? Ne bu hiddet? İstiklål Caddesi’nde, öyle kalabalık grup falanda yok ki?

Meğerse, son dakika kararıyla “Onur Yürüşü” iptal edilmiş… Meydanda toplanmaya başlayan kitleye saldırılmış, gazla, plastik mermiyle kitle dağıtılmış. Dağılıp, sokak aralarına girenlerin peşindelermiş.

Olayı uzun uzun anlattım da bunların hepsi 1 dakika içinde olan şeyler.  Önlerine çıkana gaz sıkıp, plastik mermi atıyorlar. Küfürler, tehditler, göz dağı verme çabaları devam ederken; sağ bacağımdan bir şeyin hafif çarparak, yere düştüğünü gördük…

Devamında ”dağılın dağılın” uyarıları. O arada, kim olduğunu net seçemiyorum, biz tayfadan birisi koluma girmiş, arka sokağa doğru çekiştiriliyorum. Herkes benim için endişeli. Kılık, kıyafetle “burdan geçiyordum ”gibi , rol kesme şansım da yok. Canım arkadaşlarım!

Arka sokaklardan, o aradan, bu köşeden gir, çık hopp kendimizi kutsal Mis Sokağa attık. Ortalık toz duman. O kadar kalabalık, ne ara toplandı? Ne zaman gazlanıp, kovalandı?

Hiç abartısız, insanlar üst üste. Metro, metrobüslerde bile o balık istifini görmedim hiç… Sokağın altı ve üstü kapatılmış. İstiklâl tarafından, yoğun aralıklarla gaz devam ediyor.

Barlar tepeleme insan dolu. Hiçbir mekanda, bırak adım atmayı, girmeyi bile düşünemiyorsunuz. İleri geri derken, biraz da minyon olmanın avantajıyla, bir barını girişine kapağı attık.

Ben kızımı, kız, beni kontrol ediyor. Yara, bere var mı diye. İkimiz de sağlamdık. Zaman zaman, gazlanan, gözleri yanan insanlar haliyle, el yüz yıkamak için; mekanların içine giriyorlar. Bir “doldur boşalt” hali oluşuyor. İçerideki, dışarıda, dışardaki de içeri girivermiş.

Öyle anlardan birinde, ana-kız gene sokak tarafına doğru, kapının önüne düştük. Birbirimizi de “kolluyor”, yitirmemeye çalışıyoruz.

Ansızın, “anneeee” diye, kızımın çığlığı yırttı ortalığı… Gazdan göz gözü görmüyor, öte yandan. Hafif gaz bulutu dağıldı ki benim kız ağlıyor, el kafasının arkasında…

Son kapı tarafına denk düştüğümüzde, gazla birlikte, plastik mermi de sıkılıyordu. Sıkılmak ne kelime; yağmur gibi yağdı demek daha doğru…

Plastik mermi, çocuğumun kafatasını deriden sıyırarak geçmiş. Ayağını değil, kafasının arkasını… Atılma şekillerini, yoğunluğunu anlamak, artık size kalmış…

Apar topar, arkaya çektik. Başının arkasını, kontrol ediyorum. Kanama var, var da saçlara bulaşan kandan, neresi olduğunu anlayamıyoruz. Ben dokunurken korkuyorum, o dokundukça bağırıyor. Tam bir sinir harbi. Benim elim, ayağı boşaldı, kendimi kaybettim…

Orada sağlıkçı birisi, kanamayı engellemek için, basınç yapıyordu, kendimi hatırladığımda. Sonra, kadın bir dostum oradaymış, beni sakinleştirmeye, diğer yandan da sokağın başındaki ambulansı sokağa getirtmeye çalışıyor…

“Nuh diyorlar, peygamber demiyorlar!” Sokmadılar sokağa ambulansı… Olan biten her şey 2-3 dakik da yaşanıyor. Kızın ağlayışı, onu öyle görmek…

Mekanda boylu yapılı bir genç adam dedi ki: ”Onlar izin vermeyecekler ambulansa. Ben kucağımda, oraya kadar taşırım.” Öyle de yaptık! O, kadın arkadaşım benim kolumda, kız yardım eden adamın kucağında…

20200628_055218 (1)

Gaz bulutu arasında, 50 metre kadar yukarıdaki ambulansa attık kendimizi. Hemen hareket ettik, istikamet Haseki Hastanesi. Civar hastaneler doluymuş!!! Artık kaç kişi yaralandı, ne kadar sürdü de insanlar hastanelere sığmaz oldu, fikrim yok.

Yarım saatten fazla zamanda, hastaneye geldik. Hastanenin acili ful, insan dolu. Oraya bile, bizden önce Taksim’den getirilenler olmuş.

Herkes şaşkın, telaşlı. Oranın yoğunluğu da neredeyse ”mahşeri kalabalık…” Tablo şöyle; bir tarafta “sıradan halk”, diğerleri “rengarek her cinsiyet ve yönelimden…”

Hele ben, hele ben? Girişte, niye kendimi uzun uzun anlattığımı, şimdi anladınız mı? Yarı pop klibi oyuncusu, öte yarım ‘erotik film yıldızı’ bir dönme, öylece kaldım mı hastane koridorlarında?

Kızın ağlaması, susmayan telefonlar, ben yarı üryan… İyi de biz zaten evden, “karnaval”a gideceğiz diye çıkmıştık. Hastane olacağını bileydim, üstüme daha uygun bi’şeyler giyerdim…

Çocuğun canı çekmiş, anasını şık görmek istemiş, hakkı değil miydi? Bunca ceberrutlaşacaklarını çocuk nereden tahmin ederdi ki?

Saat 22.00 dolaylarına kadar hastanedeydik. Bir süre sonra zâti kimse kılığımı umursamaz oldu, belki de gözleri alıştı. Sözün özü, “balo kraliçesi” olacak ben, tüm frapanlığımla refakatçi oldum, ana oldum.

2-3 günde bir pansumana gittik. Şikayetçi olduk! Raporumuz bile varken, ne sonuç çıkmıştır ? Siz karar verin…Yanayım yanayım da yavrumun hevesi kursağında kaldığına mı yanayım, yediği gaz kapsülüne mi yanayım? Kızım mı, iyi iyi. Arada kafası gelip, gidiyor. Gerçi, eskiden de çok ’normal’ değildi. Şimdi en azından mazereti var… Dellendiğinde bahanesi hazır.

Siz yasakladınız, biz çıkmaktan vazgeçtik mi? 2016, 2017… Geçen sene de sokaktaydık. Ne sizin faşizminiz son buldu, ne de bizim sokak ısrarımız…

Yok saymanız, yok olmamız demek değil! Yan komşunuzuz, eski sıra arkadaşınız, otobüsteyiz belki yanınızdaki. Onur, bahşedilen değil, sahip olunandır!  O sokaklarda, hayatta, haklar da bizim…

Siz vermesiniz de biz alacağız! Haklıyız kazanacağız! Sadece İstiklâl Caddesi, bir tek Taksim değiliz. Üzgünüz ama yaşamımızı da ONUR’umuzu da varlığımızı da alamayacaksınız, yok sayamayacaksınız…

Ayyyy ayyy ayyy ayyy geldik, geleceğiz. Bin kovdunuz, on bin geldik. Bir ölsek, bin doğuyoruz. Korkmayın be, sadece gökkuşağına boyayacağız. Ha, bu arada bana bir karnaval borcunuz var… O karnavalı da yaşayacağım elbet, yaşatacağız heves edenlere…

 

1 2 3 7