GALİBA YALNIZ DEĞİLİZ

Bu sıralar çok oluyor, kafamda başka yazı konuları varken, bambaşka bir şey yazıyor oluşum. Kimi zaman duygularım yönlendiriyor, bazense konu kendi işaretini kendi yolluyor sanki.

Savunmayı yani ülke genelindeki baroların haklı isyanını, hak mücadelesini yazmak vardı fakat birçok bakış açısına da tabii yazı okuduk/okuyacağızdır. Sadece yürekten tebriklerimi sunuyorum, çok da kıymetli buldum.

Sanırım portalımda veya editörümün gözünde de, “rüştünü ispatlamış” olmalıyım ki yazılarımda, işlemek istediklerimde oldukça özgürüm. Bunu bilmek, bunu hissetmenin avantajı daha da üretken yapıyor. Artık sadece yazıların teslim tarihi belirli. Teşekkürlerimle! Seviliyorsunuz, hem de çokça.

Dün, gün içerİsinde Twitter hesabımda dolaşıyordum. Karşılıklı takipleştiğimiz, Güney Amerikalı bir hesaptan çok hoş bir paylaşıma denk geldim. Yazı fikri de, o an şekillendi.

Bahsettiğim hesap, Erkin Koray’ın, TRT’nin siyah beyaz yayın yaptığı dönemindeki konukluğundan “Yalnızlar Rıhtımı” parçasının klibini paylaşmıştı.

İlk anda acaba hesabı yanlış mı gördüm diye yeniden baktım. Hayır, doğru görmüştüm. Bu şaşkınlık mı niye? Yazının özü de ara ara kafamda dolaşan, ’İnsanlığın Ortak Dili’ müzik ve elbette sanat olmalının, yeniden perçinlenmesiydi.

Mutluluğumun Nedeni Neydi?

Mutluluğumun nedeni, bir Türkiyeli sanatçının olması ya da parçasının Türkçe olmasından daha da öteydi. Öncelikle, klibin eski kayıt olmasının etkisi de yadsınamaz. Bunların beraberinde, sözlerini, anlamını bilip bilmemelerinden de bağımsız; o an o ritme kendini bırakmış bir grup insanın ‘yalnız’ olmaması, bir melodi etrafında birleşmiş olmaları iyi hissettirdi. Mutlu etti.

O sırada melodiye kendimi bırakırken, ilk dinlediğim yabancı şarkıları, şarkıcıları düşündüm. Sözlerini ilk anda anlamamakla birlikte, müziğin iyileştirici, birleştirici gücü ve elbette ki uyandırdığı merak duygusunu anımsadım…

Sözlerini bilmiyor, anlamıyor yine de seviyorsanız, ilk tepkiniz anlamaya, neden bahsettiğine dair “bilme” arzunuzu körüklüyor. Dille, kültürle, toplumuyla tanışıklığınıza yol açabiliyor. Hele de hiç bilmediğiniz bir dilse; sizde, yeni dünyaların kapıların aralayabiliyor. Daha da olmadı, o beğendiğiniz sesin başka parçalarını dinleme, keşfetme isteğiniz uyanabiliyor.

Her şekilde, bir “tanışma”ya götürüyor… Bu çok büyüleyici mesela. Yeni bir insan keşfetmek, eserlerini tanımak, bazı insanlar içinse daha fazlasına sürüklüyor oluşu… Belki de, ilk kez dinleyenler daha önce bilmedikleri bir ülkeyi keşfettiler, yerini öğrendiler bilinir mi?

Hangi ırk, dil, renk, cinsiyet, cinsiyet kimliği, cinsel yönelimden olursanız olun, ürettiğiniz iyi bir eser, film, söz sizden, sizin olmaktan çıkıp: ”İnsanlığın Ortak Hafızası”na kaydoluyor, mirasına dönüşebiliyor. Tüm kötülüklerin de olduğu gibi!

Yalnızlar Rıhtımı’nda Yalnız Değiliz!

Hangimiz dinlediğimiz bir şarkıyla, izlediğimiz bir filmle, okunan bir kitapla nice yolculuklara sürüklenip, keşfe çıkmadık, büyüye kapılıp yeni tanışıklıklara yol almadık ki? Bizlerden çıkan ustalarla, bize doğru yolculuklara çıkılmadı mı? İyi ki de öyle!

O an, o paylaşımın ben de yarattığı bir diğer etkiyse; ”yalnız olmama”nın verdiği huzur, rahatlama, rahatlamanın getirisiyle de pozitif bakabilme, belki birilerine o anın mutluluğunu yayma…

Yüzde oluşan yarı tebessüm veya şapşal bir gülümseme bile iyi geliyor. Mesela, bende olduğu gibi, kafanızda başka fikirlere yol açıyor, size bunları yazdırıyor, heyecanınızı, ‘o sihirli an’ı paylaşma güdüsüne sürüklüyor.

“Yalnızlar Rıhtımı”nda, yalnız değiliz. Sevgide, acıda, insanlıkta, kederde, neşede de yalnız olmadığımız gibi. Biz bilmiyor olsak da bir başka kıtada, coğrafyalarda o duyguyu belki başkaca dillerde veyahut da aynı dilde de mırıldananlar var. Belki, benim kurduğum bu cümleler, başka bir insanca yazıldı da…O ezginin etkisiyle duygulanıp, bir sevdiğine, dostuna dile getirmiş olamaz mı?

Birileri;

“Ben bir ceviz ağacıyım

Central Park’ta

Ne sen bunun farkındasın

Ya da herkes farkında” diyor olabilirler de…

“Dünyanın küçük bir köy”e, dönüştüğü bu çağda; ”mutluluğun resmi” altında, dudaklarda mutlu ezgiler, umutlu sözcükler yazabilmek, insani yanlarımızın artığı, bölüşerek çoğaldığımız, bir arada yaşayabileceğimiz yarınlara…

Reklamlar

KARNAVAL VAR DEDİLERDİ!

“Bak, bu rengi de kesin alalım. Saçların sarı da çok yakışır. Bi’gece önceden boyarız, nasılsa sprey boya. Kaç renk oldu elimizde? Mor, kırmızı, yeşil, mavi saç da sarı zaten. Ayy, çok güzel olacaksın. Makyajını da ben yapacağım, canlı canlı renkler süreceğim sana. Gökkuşağı gibi olacaksın.”

O hafta ilk kez günler öncesinden hazırlık yapmıştık. Onur Haftası’ydı. Özel hazırlık istermiş ,öyle dedi. Her bi’şeyi de bilir benim kızım. Peki dedim. Annelik, båzen akışına bırakmayı da bilmek demek. Heves ettiyse, kızının seni süslemesine izin vermek de galiba.

Cumartesi akşama doğru geldi. Pek bi’ neşeli, heyecanlı. O heyecanı beni de sardı. İlk kez, ben de manevi de olsa kızımla Pride’a gideceğim.

Akşamdan başladı saçımı boyama. “Yarın ne giyicen?” Yok o olmaz, bu olmaz… Sanırsın assolistim de yarın, ben sahne alacağım… İlk kez süsleniyorum, kızım kocaman olmuş da, ‘anasını görücüye çıkarır gibi hazırlıyor.’

En cacçaflı, pullu bir body buldu. Nasıl ışıldıyor, evde ve o ışıktayken bile. Yüz metreden, “ben buradayım” diyor. Neyse, üstte kara verildi. El mahkum. Sırada alta ne giyileceğine geldi. Birkaç şey gösterdim, yok. Onları da fazla tutucu buldu mu? Karnavallık şey miymiş?

20200628_055126.jpg

Şortlarımdan birini beğendi, ilginçtir. Giydirdi, üstünde göreyim dedi. “Tam, bu olur daaa.” Ee, da’sı ne? “Biraz daha mı kısaltsak?” Koştu, makası aldı, kesti. Şort oldu mu sana, ultra midi… İlk anda biraz kısa gibi görünse  de ben de beğendim sonradan, yalan yok.

2 saati falan böyle yedik. Biraz çene, biraz makara, gece yarısını geçti. ”Hadi, yatalım mamiş” dedi. “Sabah erken kalkacağız, daha hazırlanacağız.”

Öğlen olmadan kalktık. Tez canlıdır da biraz. Kahvemi bile içirtmeden, duşa yolladı. Kıyafet giydirildi. Makyaja başladı. Renkler, “ben tamamım, oldum”, verin mikrofonumu, ‘ablan assolist bebeğim’ tonlarında. Hayal gücünüze bırakıyorum… Şu kadarını söyleyeyim; ’konsamatris olarak çalıştığım zaman da bile’, o tonlarda makyaj yapmadım…

Sıra maniküre geldi. Bak, ojelerimi çok sevmiştim. Her biri ayrı renkteydi. Ellerimden gökkuşaığ yeniden doğuyordu. Ellerim de güzeldir. Reklam almadım, güzel ama ellerim.  Oldukça hoş olmuştu.

Girişi çok uzatmadım, yok yok. Karnavala gidecekmişiz, özel hazırlığı ve günün geri kalanında, o halde yaşadıklarımı betimleyebilmeniz için, sadece çok fazla ayrıntı verdim. Gözünüzde belki daha kolay canlanır diye.

15.00’da Taksim’deydik. Onur Haftası olduğu için, kılığım çok da yadırganmadı gibi. Korktuğum kadar değilmiş. Yıl 2015 demiş miydim?

Gezi’de yitirdiğimiz canlardan, Mehmet Ayvalıtaş için basın açıklaması vardı. İlk planımız ona katılmaktı. 16’ya doğru Galatasaray Lisesi’nin önündeydik. O zamanla  lisenin önü daha “düşman işgalinden kurtarılmamış…” Hâlen anmalar, basın açıklamaları, “Cumartesi İnsanları”nın oturumlarına ev sahipliği yapıyordu…

20200628_055100.jpg

Ne etkinliklere, eylemlere, anlamalara katıldık orada. Dağ gibi anılar… Yazarken bile, gözümün önünde canlandı… Neyse, maziye dalmanın sırası değil. Gerçi, geçmişi yazıyorum da, “geçmiş” mi, emin olamıyorum… İzleri taze olan, akla geldikçe yürek kanatan ne kadar “geçmiş”se, “geçiyor”sa…

50-60 kişi kadar kişi olduk. Tam saatinde, basın açıklaması okundu. Sloganlar vs derken, 20 dakika sonra bitti. Arkadaşların çoğu zaten Pride’a gidecekler, bir kısmıyla da Mis Sokak’ta, bazılarıylaysa Taksim Meydan’da buluşacağız.

Sanırım 15-20 kişi kadardık. Küçük gruplar halinde, arada biraz aralıklı şekilde, çene çalarak, birbirini nadir görenler ise hasret gidererek yürüyoruz.

Bana laf atılıyor, bizimkiler. “Aa, Ece bu ne şıklık? Aman, sen ne güzelmişin” goygoy, taşlama arası, tatlı atışmalarla şakalaşıyoruz. Haklılar da; ’ilk kez kadın kadın’, ‘kokoş halimi’ görüyorlar. İltifatlar da yoğundu ama dostlarımdan, arkadaşlarımdan.

Tahmini Galatasaray Lisesi’nden, 100 metre uzaklaşmamışızdır. Ağır adımlarla ilerliyoruz, vaki de var, sohbet de olunca, normal yani.

Birden bir curcuna, bir gürültü. Yoğun kargaşa. Resmisi, sivili, çeviği. Nasıl bir koşuşturma, bizim yöne doğru “dört nala…” Vakit erken, kimse bi’şey anlamadı. Hepimiz birbirimize bakıyoruz.

Daha saat 16.30 falan. Kortej yürüyüşe bile geçmemiştir, nedir bu? “Başka sebepledir yavaşlayayım, geçsinler” dedi grubumuzdan birisi. “Kenarda duralım da bize bulaşmasınlar” diye başka bir ses daha geldi. Durduk! Geçecekler diye bekliyoruz.

Galiba, Yunan Konsolosluğu civarındaydık, kenara durmaya karar verdiğimizde. Onlarsa, Ağa Camii’nin oralarda falanlar. Kenarda bekleyenlere hakaretleri, gırla gidiyor. Ansızın, bir kısmının tam tepesinde gaz bulutu… Şoktayız! N’oluyor abi? Ne bu hiddet? İstiklål Caddesi’nde, öyle kalabalık grup falanda yok ki?

Meğerse, son dakika kararıyla “Onur Yürüşü” iptal edilmiş… Meydanda toplanmaya başlayan kitleye saldırılmış, gazla, plastik mermiyle kitle dağıtılmış. Dağılıp, sokak aralarına girenlerin peşindelermiş.

Olayı uzun uzun anlattım da bunların hepsi 1 dakika içinde olan şeyler.  Önlerine çıkana gaz sıkıp, plastik mermi atıyorlar. Küfürler, tehditler, göz dağı verme çabaları devam ederken; sağ bacağımdan bir şeyin hafif çarparak, yere düştüğünü gördük…

Devamında ”dağılın dağılın” uyarıları. O arada, kim olduğunu net seçemiyorum, biz tayfadan birisi koluma girmiş, arka sokağa doğru çekiştiriliyorum. Herkes benim için endişeli. Kılık, kıyafetle “burdan geçiyordum ”gibi , rol kesme şansım da yok. Canım arkadaşlarım!

Arka sokaklardan, o aradan, bu köşeden gir, çık hopp kendimizi kutsal Mis Sokağa attık. Ortalık toz duman. O kadar kalabalık, ne ara toplandı? Ne zaman gazlanıp, kovalandı?

Hiç abartısız, insanlar üst üste. Metro, metrobüslerde bile o balık istifini görmedim hiç… Sokağın altı ve üstü kapatılmış. İstiklâl tarafından, yoğun aralıklarla gaz devam ediyor.

Barlar tepeleme insan dolu. Hiçbir mekanda, bırak adım atmayı, girmeyi bile düşünemiyorsunuz. İleri geri derken, biraz da minyon olmanın avantajıyla, bir barını girişine kapağı attık.

Ben kızımı, kız, beni kontrol ediyor. Yara, bere var mı diye. İkimiz de sağlamdık. Zaman zaman, gazlanan, gözleri yanan insanlar haliyle, el yüz yıkamak için; mekanların içine giriyorlar. Bir “doldur boşalt” hali oluşuyor. İçerideki, dışarıda, dışardaki de içeri girivermiş.

Öyle anlardan birinde, ana-kız gene sokak tarafına doğru, kapının önüne düştük. Birbirimizi de “kolluyor”, yitirmemeye çalışıyoruz.

Ansızın, “anneeee” diye, kızımın çığlığı yırttı ortalığı… Gazdan göz gözü görmüyor, öte yandan. Hafif gaz bulutu dağıldı ki benim kız ağlıyor, el kafasının arkasında…

Son kapı tarafına denk düştüğümüzde, gazla birlikte, plastik mermi de sıkılıyordu. Sıkılmak ne kelime; yağmur gibi yağdı demek daha doğru…

Plastik mermi, çocuğumun kafatasını deriden sıyırarak geçmiş. Ayağını değil, kafasının arkasını… Atılma şekillerini, yoğunluğunu anlamak, artık size kalmış…

Apar topar, arkaya çektik. Başının arkasını, kontrol ediyorum. Kanama var, var da saçlara bulaşan kandan, neresi olduğunu anlayamıyoruz. Ben dokunurken korkuyorum, o dokundukça bağırıyor. Tam bir sinir harbi. Benim elim, ayağı boşaldı, kendimi kaybettim…

Orada sağlıkçı birisi, kanamayı engellemek için, basınç yapıyordu, kendimi hatırladığımda. Sonra, kadın bir dostum oradaymış, beni sakinleştirmeye, diğer yandan da sokağın başındaki ambulansı sokağa getirtmeye çalışıyor…

“Nuh diyorlar, peygamber demiyorlar!” Sokmadılar sokağa ambulansı… Olan biten her şey 2-3 dakik da yaşanıyor. Kızın ağlayışı, onu öyle görmek…

Mekanda boylu yapılı bir genç adam dedi ki: ”Onlar izin vermeyecekler ambulansa. Ben kucağımda, oraya kadar taşırım.” Öyle de yaptık! O, kadın arkadaşım benim kolumda, kız yardım eden adamın kucağında…

20200628_055218 (1)

Gaz bulutu arasında, 50 metre kadar yukarıdaki ambulansa attık kendimizi. Hemen hareket ettik, istikamet Haseki Hastanesi. Civar hastaneler doluymuş!!! Artık kaç kişi yaralandı, ne kadar sürdü de insanlar hastanelere sığmaz oldu, fikrim yok.

Yarım saatten fazla zamanda, hastaneye geldik. Hastanenin acili ful, insan dolu. Oraya bile, bizden önce Taksim’den getirilenler olmuş.

Herkes şaşkın, telaşlı. Oranın yoğunluğu da neredeyse ”mahşeri kalabalık…” Tablo şöyle; bir tarafta “sıradan halk”, diğerleri “rengarek her cinsiyet ve yönelimden…”

Hele ben, hele ben? Girişte, niye kendimi uzun uzun anlattığımı, şimdi anladınız mı? Yarı pop klibi oyuncusu, öte yarım ‘erotik film yıldızı’ bir dönme, öylece kaldım mı hastane koridorlarında?

Kızın ağlaması, susmayan telefonlar, ben yarı üryan… İyi de biz zaten evden, “karnaval”a gideceğiz diye çıkmıştık. Hastane olacağını bileydim, üstüme daha uygun bi’şeyler giyerdim…

Çocuğun canı çekmiş, anasını şık görmek istemiş, hakkı değil miydi? Bunca ceberrutlaşacaklarını çocuk nereden tahmin ederdi ki?

Saat 22.00 dolaylarına kadar hastanedeydik. Bir süre sonra zâti kimse kılığımı umursamaz oldu, belki de gözleri alıştı. Sözün özü, “balo kraliçesi” olacak ben, tüm frapanlığımla refakatçi oldum, ana oldum.

2-3 günde bir pansumana gittik. Şikayetçi olduk! Raporumuz bile varken, ne sonuç çıkmıştır ? Siz karar verin…Yanayım yanayım da yavrumun hevesi kursağında kaldığına mı yanayım, yediği gaz kapsülüne mi yanayım? Kızım mı, iyi iyi. Arada kafası gelip, gidiyor. Gerçi, eskiden de çok ’normal’ değildi. Şimdi en azından mazereti var… Dellendiğinde bahanesi hazır.

Siz yasakladınız, biz çıkmaktan vazgeçtik mi? 2016, 2017… Geçen sene de sokaktaydık. Ne sizin faşizminiz son buldu, ne de bizim sokak ısrarımız…

Yok saymanız, yok olmamız demek değil! Yan komşunuzuz, eski sıra arkadaşınız, otobüsteyiz belki yanınızdaki. Onur, bahşedilen değil, sahip olunandır!  O sokaklarda, hayatta, haklar da bizim…

Siz vermesiniz de biz alacağız! Haklıyız kazanacağız! Sadece İstiklâl Caddesi, bir tek Taksim değiliz. Üzgünüz ama yaşamımızı da ONUR’umuzu da varlığımızı da alamayacaksınız, yok sayamayacaksınız…

Ayyyy ayyy ayyy ayyy geldik, geleceğiz. Bin kovdunuz, on bin geldik. Bir ölsek, bin doğuyoruz. Korkmayın be, sadece gökkuşağına boyayacağız. Ha, bu arada bana bir karnaval borcunuz var… O karnavalı da yaşayacağım elbet, yaşatacağız heves edenlere…

 

CUMARTESİ AKŞAMI BOŞ MUSUNUZ?

2018 yılı Kasım ayı başlarında, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Atölyesi için Antakya’dan davet almıştım. Diğer davetliler de LİSTAG (Lezbiyen, Gey, Transseksüel,Biseksüel, İnterseksüel + Aileleri ve Yakınları Derneği) ailelerinden iki anneydi.

Atölyenin ilk günü için “Benim Çocuğum” film gösterimi ve film üzerinde, konuklarla açılım (bireylerin cinsiyet kimliklerini veya cinsel yönelimlerini aile veya da çevreye açıklaması) süreci, süreç sonrası nasıl yol alındığına dair bilgilendirme, soru-cevap bölümüydü.

Filmden karelerle beraber sohbetimiz de akıyordu. Salonda 60 yaşlarda bir anne ve kızı vardı. Filmle tanışma hikayelerini anlatıyorlardı. Ailenin oğlu gey olduğunu açıkladıktan sonraysa, annenin yalnızlık , çaresizlik duygusunu sezinleyerek film izlettirdiğini anlatıyordu  anne bize.

0

Annenin sözleri, biraz acı doluydu. İlk anlarda nasıl korktuğunu, ‘dünyada tek’ hissettiğini, kimselere dert anlatıp, akıl danışamadığını, çocuğuna karşı nasıl davranması gerektiği konusunda fikrinin olmayışından bahsediyordu. Ara ara da abla söze giriyordu.

Filmle tanışmalarının nasıl onarıcı olduğunu, yalnızlık duygularını yok ettiğini anlattılar. Kadın, “bir benim başıma gelmemiş, tek benim oğlum değilmiş, biraz içime su serpildi, rahatladım” demişti aileleri ve yaşadıklarını izledikçe. “Oradaki aileler, çocuklarıyla barışabiliyorlarsa, üstesinden gelebildilerse, ben neden yapamayayım” diye devam etmişti.

Elbet bazı durumlar, olaylar başımıza geldiğinde, yalnız ve de çaresiz hissedip; “sudan çıkmış balığa dönmek” kaçınılmazdır. Öyle anlarda insanlar en çok da “kendi gibi” insanların yokluğunu hisseder, ihtiyaç duyarlarmış. Anne de bundan dem vurdu. Kişisel olarak röportaj yaptığım aileler ve yakınlarının da en çok yokluğunu hissetiği “kendi gibi insanlar var mı?” Konuşabilmek, içini açabilmek, dertleşebilmek büyük oranda eksiklik duyulan hallermiş.

Neyse ki artık bu ihtiyaçlara cevap verecek aile ve yakınları  dernekleri, derneklerin danışma hatları var. Artık kimse yalnız değil! Aile gruplarıyla tanışmak biraz süreç alır/alıyormuş da, o anlardaysa; “Benim Çocuğum Belgeseli” yol göstericiniz oluyor.

20200626_004331.jpg

Kurgusuyla, tekniğiyle oldukça iyi bir film. 2 perdeden oluşuyor, ilkinde “herkes gibi, her ev ve aile gibi” insanlarla tanışıyorsunuz. Tıpkı bizler, senin, benim gibiler… Kendinizi, kendi evinizi buluyorsunuz.

2.bölümdeyse, o ev/ler/in farklı hallerine tanıklık ederken, çocuklarıyla da tanışıyorsunuz. Aile ve çocuk ilişkilerine, belki çatışma sonrası kurulan bağlara… Spoiler’dan kaçınmaya çalışıyorum, gerisini izlemek size  mi düşse acaba?

“Başka bir aile mümkün” mü’yü merak ediyorsanız hatta ve hatta çocuklarınızın yönelimleri, kimliklerin heteroseksüel (karşı cinsten hoşlanan kadın/erkek) bile olsa, mutlaka ki o ailelerden edineceğiniz deneyimler, farklı bakış açıları mutlaka vardır. “Koşulsuz Sevgi”nin tarifini bulacağınız muhakkak…

2020 Onur Haftası kapsamında BSB’nin (Belgesel Sinemacılar Birliği) Youtube kanalı üzerinden filmin gösterimiyle beraber, yönetmeni Can Candan, LİSTAG Aileleri’nden  de konukları ağırlayacağı bilgisini sizlerle paylaşmak isterim. BSB’nin sayfası ve detaylar için; WWW.BSB.ORG.TR

27 Haziran Cumartesi akşamı, saat 21.00’da başlayacak etkinlik herkese açık. Yönetmene, film ekibine, ailelere sorularınız olabilir, belki de tanımak isteyebilirsiniz.

Temas etmek; tanımaya, anlamaya, s/empatiye kapı aralar. Sinemaya, belgesele, başka dünyalara da ilgi duyuyorsanız, kaçmaz bir fırsat derim.

Programınız uymuyorsa, yine de filmi görmek, belki belleğinizi de yenilemek isterseniz, linkten filme ulaşmanız mümkün:  www.benimcocugumbelgeseli.com Şayet, LİSTAG’a ulaşmayı arzularsanız;” listag.org”  adresi üzerinden de temasa geçebilirsiniz.

Ne yanlışız ne de yalnız! Ailelerimizle, yakınlarımızla, kimlik ve yönelimlerimizle, gökkuşağının altında kocaman bir aileyiz. Fobiler öldürür! Aşk bedende değil, kalptedir! Başka ailelerde, başka bir dünyada mümkün…

20200626_004256.jpg

As bayrakları as! Bu yıl sokaklara çıkamasak da alanlara inemesek de olduğumuz her yer alan, olduğumuz her yer coşku.

18. İstanbul Onur Haftamız renkli olsun. Lezbiyenli, Dönmeli, Geyli, Biseksli, İnterseksli,Quuerli+ olsun. BİZ’li olsun. Ben Nerdeyim mi ayoll #Prideİstanbul2020’deyim. Peki, sen nerdesin aşkım?

20200626_004256.jpg

Ajans Haberciliğine Yeni Soluk HİBYA

Online gazetecilik sektöründe ”haber ajansı” anlayışını değiştiren, bilinenleri altüst eden, sınırlarını geliştirerek 14 dilde ve her kitleye hitap eden haber kaynaklarını bir araya getiren Hibya Haber Ajansı, sektördeki yerini global ve sosyal bir yaklaşımla kazanıyor.Devamını Oku

YARIM EVLER…

Bugün, bazı evler eksik… Bazı evlerde hüzün var… Bazı evlerin çocukları hüzün kuşu… Hele de küçükken tatmışsa acıyı, hafızasında belli belirsiz bile olsa, bir görüntü yoksa naçarlığı tarifsiz…Devamını Oku

‘’Future You Build’’ İşinin Geleceğine Hazırlanan Üniversitelilerle Kurumları Bir Araya Getiriyor!

Daha yaşanabilir bir dünya için, değer yaratan işlerin geleceğini dizayn edecek nesillerin yetişmesine rehberlik etmek üzere yola çıkan GelecektekiSen platformu, 19 Haziran’da üniversitelilerle kurumları Future You Build online etkinliğinde bir araya getiriyor.

Devamını Oku

DİP DALGA

En kötü hangisi olacak, kestirebilen var mı? Pandemi, korona evet var da açlık, iflasa giden piyasalar yok mu? Hangisini önceleyeceğiz? Taş yemeye mi mecbur edileceğiz?

1 Haziran artık yeni “normal”imiz. Hoş, hiç evlere kapanamadıksa, bu tarihe kadar neyi bekledik? Ücretsiz izne yollananlar ve görece idare edebilenler evlere kapandık, biraz yavaşlattık hayatı da tamamen karantina uygulanmayınca ne işe yaradı?

Kiralarını, faturalarını ödeyemeyenler, temel ihtiyaçlarını karşılayamayanlar için, sosyal devlet olamadıksa, neyi başardık? Hafta sonları veya tatillerde kısa süreli sokağa çıkma yasakları neyi çözdü? Sokağa çıkamadık ama marketlere gidebildik…  Fırınlar açıktı, zaman zaman tatlıcısı, kargosu, kuryesi hep sokaktaydı. Bunlar da insan! Makineler hizmet vermiyordu. Onlar ailelerine, müşterilerine, mesai arkadaşlarına taşımadılar mı bulaşıyı?

Hal böyleyken, bir kısmımız köleliğe devam ederken, bizlerin kapanması neyi çözdü? Neyi durdurduk ki? Neyi engellemek için, neden engellendim ya da?

İşin özü; elden ele gezdi durdu hastalık… Onca şey olurken, kapanan küçük esnaf da cabası. Sahipsiz bırakılmak, insanın en karanlık açmazıdır. Kısmen benim de yaşadığım anlar oldu, çoğumuzun yaşamak zorunda kaldığını.

Devleti, devletliğini bu zamanda hissetmeyeceksek, ne zaman hissedeceğiz? Hantallaşan kadrolarıyla, gerçek ihtiyaç sahiplerini belirlemekte zorlanıyorsa, devletin gücü nerede, neyi ifade eder?

Sosyal Sigortalar Kurumu, elektrik , su, doğal gaz şirketleri üzerinden, kimler gerçekte zorda ,kimler ekonomik zorunlulukla yaşamaktadır? Belirlemek zor olmamalı sanıyorum?

Bana, “10 ₺ bağış kampanyası” mesajı dışında  ulaşan olmadı, ya size? Kısmi işsizlik sürecimde, arkadaş- dost-aile dayanışmasıyla hayatımı sürdürdüm. Çoğunluk da böyle, biliyorum.

Oturduğum semtte çay ocağı büyüklüğünde mekanlardan tostçu, ev yemeği türevi işletmelerle ayakta durmaya çalışan 2 kadın esnaf süreç içerisinde kapatmak zorunda kaldı. Birinin dükkanı boş, birinin yerine de hemen berber açıldı. Bireyler hadi tespit edilemedi yahut da ‘bizler  vergi diliminde , küçük kazancız, gözden çıkarılabilir kesimiz’, peki esnaf?

Gerekli desteği bulamayan, bulsa da halkın büyük çoğunluğu fakirlik düzeyinde yaşamaya mecbur olduğu için, alışveriş yapamaz durumdaysa, para harcayamıyorsa, esnaf nasıl dönecek? Kirası, stopajı, çalışanın maaşı, şahsi giderleri, kendi bakmakla yükümlü oldukları?  Çarkların dönmesini nasıl bekliyoruz?

Pandemi tedbirleri, toplu taşımlarda uygulanmıyorken, 3-5 masayla iş çeviren, onunda yarısı sosyal mesafe gereği iptal olan işletmeler nasıl ayakta kalacak?

Pazar günü, bir arkadaşımla buluştuk. Yemek ihtiyacı için oturduğumuz mekanın garsonları dert yandılar. Ki, İstanbul’un köklü kuruluşlarından ve hemen her yerde şubesi olan bir markadan bahsediyorum. 1 Haziran’dan beri, ilk kez o gün, doğru dürüst iş yapmışlar. Varın bunun sokak arasındaki, isimsiz esnaf lokantasını düşünün…

Siftahsız kepenk kapatan insanlar var. Giderleri yüksek olduğu için, fiyatlarını artırmak zorunda kalan, alım gücünün aşağı düşmesine yol açan piyasa mı salt suçlu?

Bende para yoksa, bakkala gidemem. Olmayan parayı harcayamayacağım için, bakkal da toptancısına ödeme yapamayacaktır. Zincirleme domino taşları devrilecek kuşkusuz…

Şarj kablom kopuktu, Pazartesi günü düzenli gittiğim, bir nevi ahbap da olduğumuz telefoncuma uğradım. Kendisi de küçük esnaf. Sokak arasında minicik bir yeri var. Eskiden yardımcı elemanı vardı, şimdi yalnız çeviriyor. Onunla da sohbetimiz aynı geçti. “İnsanların bir kısmı da tatile gitti galiba” dedi. Şu şartlarda tatile giden, gidebilen kaç kişidir bilinmez ama halkın yoğun şekilde parasızlık çektiği aşikâr…

Kimse zaruriyet hissetmiyorsa, yeni bir şey almamaya, değiştirmemeye özen gösteriyor. Evde yapabileceklerimizi, kendimizin yaptığının yeni rutinlerimizi dönüştüğünü de zaten belirtmek lüzumsuz.

Piyasaları rahatlatmak adına küçük ölçekli ve bireysel kredi açıklamaları yapıldı, olmayan parayla para kazanmak. Fakat ona bile ulaşamayan, onay alamayanlar çoğunlukta. Pandemi öncesinde çarklar zor dönüyordu. Çoğumuz bankaların kara listelerindeydik. “Piyasayı canlandırıcı kredi paketleri”ne ulaşmamız, iyice hayal oldu…

Devletin yap(a)madığını, bireysel çözümlerle kendimiz çözmeye çalışıyoruz da orada da sonuç yok. Borçlarımızı yeni kredilerle yapılandırma, öteleme, ötelerken de daha uzun vadede borçlanma gayretlerimizin de önü çıkmaz sokak…

Kaldı ki, borcu borçla çevirmeye çalışanlar için, çözüm “yeni kredi paketleri” de değil. Sıtmaya da razı olduk. Sıtma bizi kabul ederse elbette ki…

Evet, bir dip dalga ufukta görünüyor. Dalga salt korona bazlı olmayacak. Bu gerçek, yöneticilerce de bilinmekte, bilinmiyorsa asıl o zaman vay halimize… Çözümleri neler? B, C planları var mı? Plan için niyetleri var mı yahut? “Pandora’nın kutusu” açılırsa, sadece halk savurulmayacaktır…

Kendi dayanışma ağlarımızı daha da büyütür; belki bizler de yüksek ücretli konserler vererek, yaralarımızı aramızda sararırız…

Ben, konser başı 50.000 ₺’den aşağı çıkmam. Sesim de sanırım, o konserlerdeki çoğu “sanatçı”nın çıplak sesinden iyi değilse de yakındır.

Son söz; kayıkta olanların yolu nereye açılacak, sonumuz “imamın kayığı” mıdır? Küreksiz kaldığımız sandalda, kollarımızdan daha ne kadar kürek  olmaya dayanacak? Gelecek dip dalga, kaçımızı karaya taşıyacak, boğulursak da sadece biz marabalar mı boğuluruz, önümüzdeki günler nelere gebe?  Haydi, hayır ola diyelim…

Sanat, Yaratıcılık, Üretkenlik ve Masal Küresi: Arzum Orhan

Pandemi döneminde yaptığı çalışmalarla bir gün karşımıza çıkan basın bülteni ile tanıdım ilk kez Arzum Orhan’ı. Resimlerindeki duygunun anında geçmesinin yanında, hali hazırda devam eden projesi ile de ses getirmeye çok yakın. Röportajı maalesef yüz yüze yapamadık, hatta sesini bile duyamadım. Ama iletişim kurduğum andan itibaren samimi yapısı ile yazılı röportajı kabul etti ve her ne kadar ‘sohbet’ denmese de küçük bir röportaj gerçekleştirmiş olduk. Şunu belirtmeden de geçemeyeceğim ki röportajda tiyatro öğrencisi olduğunu öğrenmem, sanki ileride Arzum Orhan ismini daha çok duyacağız hissini de beraberinde getirdi, belki de benim hayata geçiremediğim hayalim olduğu içindir 🙂

En kısa zamanda, pandemi sürecini atlatır atlatmaz, yüz yüze gerçekleştireceğimiz röportajlardan önce Arzum Orhan ile gerçekleştirdiğim röportaj sizlerle…

Arzum Orhan kimdir:                       

1995 yılında Eskişehir’de doğan Arzum küçük yaşlarından beri müzik, dans, resim gibi sanatın birçok dalıyla ilgilenmektedir.

Hiçbir eğitim almadan 5, 6 yaşlarında evdeki orgu çalmaya başlamasıyla müziğe olan ilgisi kendini gösterir. Daha sonra birçok ensturman çalması ve Eskişehir Atatürk Güzel Sanatlar Lisesi’ni kazanmasıyla müziğe olan ilgisini eğitimiyle pekiştirir.

9 yaşında Anadolu Üniversitesi ‘Çocuk Halk Oyunları Topluluğu’nun dans sınavlarını kazanmasıyla hayatı boyunca devam edeceği dans eğitiminin ilk adımlarını atmıştır.

10 yaşında gittiği dershanede tiyatro ekibine seçilir, ekipte en küçük yaşta olan kişi kendisidir. Kazım Sinan Demirer’in yönetmenliğini üstlendiği  “Pamuk Prens ve Yedi Cüceler” çocuk oyununda “Cadı” rolüne seçilmesiyle 10 yaşında ilk sahne deneyimini yaşar.

0

Lisede müzik eğitimi almasına karşın tiyatroya olan ilgisi devam etmektedir ve çeşitli gençlik tiyatrosu ekipleriyle tiyatro eğitimini devam ettirir.

Liseden mezun olduğunda yetenek sınavlarına ‘tiyatro’ alanında girerek Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dramatik Yazarlık/ Dramaturgi bölümünü ikincilikle kazanır. Orada bir sene eğitim gördükten sonra 2015 yılında Mimar Sinan Üniversitesi İstanbul Devlet Konservatuvarı’nda Tiyatro Bölümü’nün sınavlarını kazanarak, eğitimine oyunculuk alanında devam eder.

Eğitim süreci boyunca birçok kısa film, tiyatro ve reklam projesinde yer alan Arzum, Mimar Sinan Üniversite’sinde eğitimini sürdürmeye devam etmektedir.

Arzum, bir sanatçı olarak nelerden besleniyorsun?

Bir sanatçı olarak kendimi tanımlamak kulağa biraz büyük bir şey gibi geliyor, ama uzun yıllar sanat alanında faaliyet gösteriyor olmam evet doğru, bu masal projesi de benim açımdan yayınladığım ilk somut üretim örneklerden biri oldu.

0-2

Masal projesine istinaden bir cevap olmayabilir ama sanat hayatımda ve bakış açımda müzikten, resimden, filmlerden, kitaplardan, insanlardan besleniyorum. Düzenli olarak bir şeyler yazıyorum. Kendi yazdığım şeyler üzerinden düşünürsem, sanırım yoğun olarak ‘his’lerden besleniyorum diyebilirim.

Masal Küresi nasıl bir proje? Kaynağı nedir ve neleri amaçlar?

Masal Küresi, benim uzun zamandır eyleme geçmek istediğim seslendirme alanına Pandemi vesilesiyle başladığım ve masal seslendirip YouTube ve İnstagram platformlarında paylaştığım çeşitli sanatçı dostlarımın da bu süreçte bir araya gelmesiyle ortak üretim yaptığımız ( Deniz Perhan, Hale Tosun, Arsal Asal, Berka Kınay, Hilmican Özdemir, Onur Kılıç, Gürkan Özer, Şant Esmer, Bahadır Şahin, Ezgi Temel ve Emre Siyahoğlu adlı sanatçı dostlarımın da gönüllü katkılarıyla… ) kâr elde etmediğimiz gönüllü projem.

Masallara çocuk yaşlarımdan beri ilgi duyuyorum ve masalların iyileştirici özelliği olduğuna inanıyorum. Masal deyince akla hemen çocuklar geliyor. Elbette çocuklara da hitap ediyorum ama hedef kitlem sadece çocuklar değil.

0-1

Kaynağı, açık konuşayım J.K Rowling. Pandemi sürecinde Harry Potter serisini okumaya başladım ve inanılmaz etkilendim. Sonra Rowling’in masalları olduğunu öğrendim, masallarını okur okumaz “Bunları seslendirmeliyim!” dedim. İlk kaydettiğim üç masal J.K Rowling’indi. Ama onları yayınlamadım, bana telif sıkıntısı yaşatmayacağını düşündüğüm Saffet Günersel’in çevirdiği Andersen ve Grimm masallarını okuyarak projeme başladım. Asıl hedefim Anadolu Masalları ve Halk Hikayelerine ses vermek, çünkü kendi topraklarımda çok güçlü bir tabaka var, ondan beslenmek istiyorum.

Covid-19 süreci herkesin hayatında belli değişiklikler yarattı. Belli ki sizin yaratıcılığınızı daha da körüklemiş. Siz bu dönemi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben ‘normal’ hayatımda da hep bir şeyler yapmaya çalışan, hareketli, meraklı biriyim. Ama eğitimim devam ettiği için ve hayat şartlarından, çalışma koşullarımdan dolayı kendime yarattığım boşluklarda seslendirme alanına yer kalmamıştı. Hep harekete geçmeyi düşünüp ertelediğim bir projeydi aslında. (Bunun gibi başka eyleme geçmemiş bir sürü projem var diyebilirim.)

Bu dönem öncelikle herkes gibi beni de kötü etkiledi. Oyunculuk okuyorum ve modellik yapıyorum, günlük hayatımda sürekli iş görüşmelerine gidiyorum, aklım sürekli yeni işlerle meşgul, bir yandan para kazanmaya çalışıyorum. Hafta içi her gün okula gidiyor olmak ve oradaki sorumluluklarım da eklenince, kişisel zamanımı organize etmek bazen zor olabiliyor. Bu dönemde hayatımın durduğunu ve aslında sorumluluklarıma ara verdiğimi fark ettim.

kapak

‘Korku’ evresini biraz atlattıktan sonra, öncelikle bu dünyadan biraz uzaklaşmak için Harry Potter serisini okumaya başladım, sonra yıllardır başlamak isteyip hep ertelediğim spora ve yoga’ya başladım. Ardından çevremin de desteğiyle (Perhan Records) , hiçbir ekipmanım ve mikrofonum olmamasına rağmen battaniyelerin altında telefonla kayıt alarak, bu projenin ilk adımlarını attım diyebilirim.

Bu dönemi kendi açımdan psikolojik olarak da sanatsal olarak da oldukça verimli buluyorum. Bazen hayatımızın döngüsünü değiştirmek birçok şeyi fark etmemize sebep oluyor. “Krizi fırsata çevirdin.” diyor bölüm başkanımız Prof. Dr. Sevgili Merih Tangün. Sanırım öyle oldu.

 Sizi bir sergide görebilecek miyiz? Gelecek dönemdeki projeler nelerdir?

Birkaç tane sergi fikri ortaya atıldı, kolektif olarak seramik, heykel ve müziğin de içinde bulunduğu üç boyutlu sanat eserleriyle masalları birleştirmeyi düşünüyoruz. Ama bu sadece bir fikir.

Bunun dışında masal seslendirici özelliğimi ‘masal anlatıcılığı’na evirmeyi hedefliyorum. Canlı olarak masal anlatmak elbette ki masal seslendirmekten bambaşka ve çok daha zor bir şey. Ama tiyatrocu olduğum için “anlatılıcık” alanında da bir şeyler yapabilirim gibi hissediyorum. Hedefim biraz o yönde de kendimi geliştirmek.

0

Uzun bir süredir üzerine düşündüğüm “feminist masallar” projem var. Araştırdığım kadarıyla böyle bir şey Türkiye’de yapılmamış. Kendi yazdığım, kendi seslendirdiğim ve hatta müziklerini kendim bestelediğim tamamen özgün ve öznel eserler üretmek istiyorum. Ben hiçbir şeyi görev olsun diye ya da yapmış olmak için yapmıyorum. Sadece içimden geldiği şekilde yapıyorum, destek veren sanatçı arkadaşlarda aradığım en büyük kıstas da bu. İçimizden geldiği sürece, içimizden geldiği kadar.

O yüzden gelecek günler neler gösterir bilmiyorum…

 

SAHA’DAN COVID-19’DAN ETKİLENEN SANATÇI VE İNİSİYATİFLERE AÇIK ÇAĞRI

SAHA – Çağdaş Sanatı Destekleme Girişimi, görsel sanatlar alanında üretim süreci Covid-19 pandemisinden olumsuz etkilenen ya da pandemi nedeniyle ortaya çıkan sorunları ele almak isteyen sanatçı ve inisiyatiflere destek olmak amacıyla yeni bir fon oluşturduğunu duyurdu. SAHA Sürdürülebilirlik Fonu’na, pandemi yüzünden kaynaklarını kaybeden, iptal edilen veya yarım kalan sergi, program ve projelerini tamamlamak için ek desteğe ihtiyacı olanların yanı sıra pandemi döneminde görsel sanat sektöründe ortaya çıkan sorun ve ihtiyaçlara yönelik yeni bir sanat projesi hayata geçirmek isteyenler başvurabilir.

SAHA Derneği tarafından fon kapsamında pandemi yüzünden kesintiye uğramış ya da bu dönemin ihtiyaçlarına özgü yeni geliştirilecek 15 farklı sanat projesine teşvik amaçlı olarak 8.000 TL ile 20.000 TL arasında destek aktarılması planlanıyor.

SAHA Sürdürülebilirlik Fonu ile ilgili soru ve başvurular 2 Temmuz Perşembe, saat 17.00’ye kadar application@saha.org.tr adresine iletilebilir.

Kimler başvurabilir:

  • Türkiye’de yaşayan ve görsel sanatlar alanında faaliyet gösteren sanatçılar, kolektifler ve kâr amacı gütmeyen sivil toplum kuruluşları başvurabilir.
  • Ticari kuruluşlardan, bu yıl başka kapsamda SAHA’dan destek alanlardan, SAHA çalışanları veya üyelerinin dâhil olduğu oluşumlardan başvuru kabul edilmez.

Başvuru şartları:

  • Yeni bir sanat projesi için başvuruluyorsa projenin sergi, kamusal program, araştırma, arşiv, ağ oluşturma ve dayanışma platformu gibi modellerle pandemi ve sonrasında bağımsız sanat üretiminin sürdürülebilirliğine odaklanması
  • Yarım kalan bir sanat projesine ek destek için başvuruluyorsa, projenin 2019-2020 yılında başlamış ve pandemi yüzünden kaynak veya olanak kaybına uğramış olması
  • Projenin herhangi bir ticari faaliyet ya da organizasyon içermemesi
  • Projenin 2021 yılının ilk yarısında tamamlanabilir olması
  • Projenin tamamlanması için mevcut kaynaklarla beraber SAHA’dan alınacak fonun yeterli olması

Başvuru belgeleri:

  • Başvuran sanatçı/inisiyatifin özgeçmişi ve iletişim bilgisi
  • Başvurulan projenin kapsamıyla ilgili metin ve görsel
  • Mevcut proje ise kesintiye uğrama biçim ve nedeni
  • Yeni proje ise misyon ve hedefleri
  • Projenin uygulama planı, ekibi ve takvimi
  • Proje bütçesi, mevcut kaynaklar ve destek istenen bütçe kalemleri

Başvuru Süreci ve Sonucu:

  • Başvuru belgeleri application@saha.org.tr email adresine “SAHA Sürdürülebilirlik Fonu 2020” konu başlığıyla 5 MB’ı geçmeyecek tek bir PDF dosyası olarak iletilir.
  • Son başvuru tarihi: 2 Temmuz Perşembe, saat 17.00
  • Sonuçların açıklanması: 27 Temmuz 2020

Başvuru belgeleri ve bilgi için tıklayınız.

SAHA Derneği

SAHA, Türkiye’den sanatçı, küratör ve sanat yazarlarının uluslararası üretim ve etkileşim ortamlarını geliştirme hedefiyle sanat kurumları ve sanatçıları derinden etkileyen kriz günlerinde de projelerine devam ediyor. Farklı ülkelerdeki müze ve sanat kurumlarıyla kurduğu işbirlikleri ve yarattığı fonlarla Türkiye’den davet edilen sanatçı ve sanat profesyonellerinin uluslararası sergilere ve gelişim programlarına katılımını ve yeni eser ya da yayın üretmesini sağlıyor. Türkiye’de ise SAHA Sanat İnisiyatifleri Sürdürülebilirlik Fonu kapsamında 5 farklı kentte ve dijital mecrada 8 bağımsız sanat inisiyatifine fon sağlarken İstanbul, Çanakkale, Mardin ve Sinop bienallerini destekliyor. İstanbul’da kurduğu SAHA Studio ve SAHA Yazı Dizisi ile davetli sanatçı, küratör ve yazarlarla geliştirmek istedikleri projeler için birebir çalışıyor.

www.saha.org.tr

instagram.com/sahadernegi/

facebook.com/SAHA-Dernegi

twitter.com/SAHA_Istanbul

KOÇ TOPLULUĞU DİJİTAL KARİYER BULUŞMALARI İÇİN KAYITLAR BAŞLADI

Bu yıl ilk kez düzenlenecek Koç Topluluğu Dijital Kariyer Buluşmaları, öğrencilere enerji, otomotiv, turizm, gıda, perakende ve sağlık alanlarının da dâhil olduğu 10’dan fazla sektörde faaliyet gösteren 25’ten fazla şirketin yöneticileri ile görüşme fırsatı sağlayacak.

Devamını Oku

1 2