YOLDA KENDİNE RASTLAMAK…

İyi akşamlar, güzel kadın! Nasıl da gözlerin çakmak çakmak, ihtiraslı bakıyor hayata… Nasıl da açsın yaşamaya. En deli kanın aktığı yıllar, en hoyrat, en hovarda olduğun dönem. Ne de güzelsin. Taze, diri, cıvıl cıvıl, hayat dolu.

O saçının önündeki sarı perçemin duruyor hâlen. Lisede az mı laf yedin, o höt höt müdüründen? İbreti alem olsun diye, kürsüye çıkarırdı fırçalarken seni. Hakaretler ederken; ‘acaba daha mı önemli hissederdi’, daha ‘büyük adam mı olurdu’, ‘farklılığınla’ alay ederken, herkesin önünde kalbini kırıp akranlarının eline koz verirken?

Koridorları dar gelirdi sana. Sınıf, okul, sistem çökerdi üzerine… Nefesin daralır, her şeye küfrederdin içten içe… Oysa, nasıl da çalışkandın? 3.98 diploma notuyla, kayda gittiğiniz son gün; ”yavrum, bu notla, niye son güne kaldın sen” diyen de aynı okul, aynı sistemdi…

İçinde bilirdin, sezerdin sana boyun eğdirmek isteyeceklerini, o sebeple hiç istememiştin liseyi. Diretmiştin, son güne kadar, “okumayacağım” diye… Renkli kuşlara, yaşam şansı yokmuş, erken öğrettiydi sana hayat…

Birinci seneyi zor tamamlattıydılar. Sık sık, “o neğidüğü belirsiz olan, sen, evet velin okula gelsin” diye az mı anons ettiydi, ‘babacan müdürün?’  Lakap takılmasına, zâten çok küçük yaşlardan beri alışıktın; duymazdın da çoğunu… Hatta, takılmadığında, arkandan fobik cümleler, küfürler işitmeyince yadırgardın… ‘Kendini görünmez mi oldum acaba’ diye dürtmüşlüğün de çoktu…

AHHH BENİM DELİ DİVANE YILLARIM

Pek şıksın, tam etiketsin kıyafetlerinle, saçınla, makyajınla, seksapalitenle. Nereye böyle? Son dönemlerine yetiştiğin gey ağırlıklı, hangi miks bara kavuşma telaşındasın? Gece gece müdavimleri için çok taze, genç bir kadın içinse; çok geç…

Saat 23 civarı; Osmanbey’den Taksim’e yalnız yürümek, riskli artık…  Çalınan kornalar, atılan kimi tatlı sözler, nasıl da ruhunu okşuyor değil mi? Güzelliğinden değil, salt güzelliğinden değil yani, yoksa güzel olmasına güzelsin (dudak bükme hemen) ‘ormanda avlanan aslanlar’, ‘taze et kokusu’ aldılar, körpe ceylanın ürkekliğini hissettiklerindendir.

Gençlik böyle bir şey değil mi? Hissetsen de belanın o korkutan fakat bir o kadar da cezbeden kokusunu, yine de serdeki ‘gözü karalık’, aklını başından alıp; kendini o saatte sokaklara atma gücü verir… Kendinden, gücünden, gençliğinden, belayı savuşturabileceğinden, nasıl da emin olunduğunu iyi bilirim… Gittiğin yollar, benim unuttuğum yıllar oysa ki…

Kim ne söylese de yine önüne baraj çekemeyecek, kendi hatalarını yaşayarak öğreneceksin. Kanamayan yerin kalmayacak, dizlerinin üzerinden yeniden doğrulacaksın. Her kanının damlası, seni biraz daha hoyrat, biraz daha hırçın, daha gücenik, en çok da hırslı yapacak.

Yaşın da genç, her yara çabuk iyileşir(sanıyorsun), tırnaklarını daha da derinine batıracaksın hayatın. Olmadı baştan, yine ve yeniden en baştan başlayacaksın…

Başarının tadını alana kadar durmadan, bir kez başarınca da çıtayı daha yükseğe koyarak, sonsuz devinim halinde yollara, yıllara düşeceksin. Yeni umutlara, düş kurduranların peşine, düşlerin öldürenlerin de aşklara, kavgaya, hayata… Renginin peşinden, rengini bulmaya…

Kadınlığının baharındasın. Açlığın sonsuz… Fethedecek adamlar, yürünecek tozlu yollar, kıracak kalp, kâh birkaç kemiğin, kimi zaman onurun, daha da olmadı tutunduğunda elinde kalan dallar…

Gözlerinde açlığın, arzunun, ihtirasın büyüsü var. En çok da masumluğun… Kadınlığını, cesaretini abartacaksın. Hangimiz abartmadık ki? Her şeyin ‘en’i, sen olmak isteyeceksin. Hakkındır, hakkınız da!

O yıllar öyle yaşanır güzelim, haklısın. Kadın/erkek her şeyin “en”i olma arzusu. Dünyaya kim olduğunu/olmadığını kanıtlama telaşı… Sen/siz, Wonder Women’larsınız, Süperman’lersiniz… En güçlü, en güzel, en delikanlı, en bilgili, en seksi/yakışıklı… Bükülmez bileğiniz…

KENDİME AKIL VEREBİLSEYDİM…

‘Erkek ve seven adam’ demek, yerli yersiz nefes aldırmamacasına; boğmak demek değilmiş… Öfkesine yenik düşmesi değilmiş. Sana sesini yükselttiğinde, el kaldırdığında, ne sen ‘daha kadın, çok sevilen kadın’, ne de o “aşkından deliren adam” olmuyormuş…

Silikleştirip, seni, enerjini emerken küçültüyor, görünmezleştirip, yok ediyormuş… Kalbini günün birinde otasan da ruhunda izleri kalıyor… Öyle adamlar, ‘doğru’, ‘sevilecek’ değil; yolunu değiştireceğin adamlarmış, öğreneceksin…

Dedim ya; her deneyimi kendin öğreniyorsun. Düşe kalka, bâzen en derinine işleyecek yaraların, yine de güçleneceksin… Belki, ne aradığını tam olarak bilemesen de neyi istemediğini/istemediklerini deneyimleyeceksin.

Tek öğüdüm bu olurdu, söz söyleme şansım olsaydı, 20-25  sene önceki bana. Belki bir de, “korkma başaracaksın”, “biraz  daha bağ kurmayı dene hayatla”, “kolay pes etme, yaşamak her şeye rağmen güzel”  diye de not iliştirirdim, şayet ulaşacağını bilseydim; gençliğimin çağıldayan  en deli sularına.

YANYANA GEÇTİK OYSA

O, beni tanımadı. Dönüşeceği kadının, ben olduğundan habersiz; anlık göz göze gelmeyle, biraz mahcup, cüretkâr, saçını attırarak geçti, ‘en kadın halleriyle…’

Kadınların birbirinde bulduğu, “dost bakışlar” ın huzuruyla; gözlerimin içine derin derin baktı. Bir o kadar da ‘bilindik sularda yüzmenin rahatlığıyla’, içten bir tebessümüyle hızlıca geçti yanımdan. Bir zaman tünelinden geçer gibi, ‘yetişeceği acele yerler varmış’ gibi…

Acelesi vardı, haklıydı. Yaşamak gibi, önündeki uzun yılların tadını almak gibi… Kim olduğunu bulmak, olduğu kişiyle barışmak, kendini sevmeyi öğrenmeyi öğrenmek gibi… Dolu dolu, yoğun, yorucu, her şeye rağmen güzel bir ömür.

Yitirdiklerinin yanında, yeni bulacağı dostlar, omuzdaşlar, emin başlayıp, ‘sırmalarının döküldüğünü’ gördükçe vazgeçtiği aşklar. Tümseklerle dolu engebeli yıllar, kendi kanının tadını aldıkça, hırsa dönüşen çıkmaz sokakların aslında birer kapı olduğunu, başarıya ve kendine açılan yollar olduğunu öğreneceği sarhoş edici hayat…

Dün, yolda rastladım kendime, söyleştik sessizce geçip giderken; uzun uzun arkasından baktığım ”ben”e. Özlemekten öte, yürüdüğüm yolları anımsadım, çıkmayı başardığım bataklığı, ödediğim bedelleri, bedele karşılık sunduğum bedenimi…

Evet, hayat kimseye “gül bahçesi vaad etmiyor”du… Benimki/bizimki (trans kadın/erkek ağırlıklı tüm LGBTİQ+ bireyler)  dikenlerinin batmasıyla geçti, kimimiz de gülün kokusunu alamadan, yaşadığını anlayamadan…

Biraz gururla baktım, uğurladığıma, giden gençlik halim olan kadına. Geldiğim yeri, hedeflerim içinde dahi düşünmediğim yerin mutluluğunu yaşadım. Başarabilmiş olmanın, haklı gururunu hissettim, ta derinliklerimde.

Törpülemek harici sivri yanlarımı, ödün vermemenin, kendin olarak kalmanın, kendini bir kaç kez yeniden doğurabilmenin mutluluğuyla sarhoş oldum. Görünmez kollarımla; belki de ilk kez sarıldım, sevgiyle sarıldım kendime… En güzel yanıma, en çirkin bulduğum vücudumdaki tüm noktalarıma, kırılganlıklarıma, yavaş yavaş beliren yaş almanın izlerine…

Gocunmadan, gücenmeden, öfkelenmeden, olduğum/bana dönüşen her şeyime/yerime sarıldım. Kalbime dokundum galiba (giden kadın dokunsa da) yaralarımı , kabuk bağlayanları, belki hiç bağlama ihtimali olmayanları gördüm…

Ben’i gördüm! İlk defa, “aynaya bakmayı”, aynasız yaşadım. Bir o kadar öyle “ben”di ki, öte yandan o kadar yabancıydı ki bana. Yabancıydı; unutulanlar, unutulmak istenenler, unuttuğumu sandıklarımı da barındırıyordu, acıyı, acıtanları, aldığım yolları, yılları da beraberinde getirdiği için…

Sevdim kendimi! Gittiğim yolun sonunda, dönüştüğüm beni de. Tazeliğimi yitirmeyişimi (bedensellikten de âzâde,o ilk günki genç kadının heyecanını, arsızca yaşama açlığını), gözlerimdeki ışığın halen muzipçe ve çakmak çakmak yanışını gördüm. Arkasından bakarken, çıkardığım telefon kamerasında yüzümü incelerken.

Biraz daha sıklaşan adımlarımı daha da güvenli atıyordum sanki. Karışık olmayı umarken, ruhum dinginliğin tadına doymuş gibiydi… Mutluydum!  Belki, belkiden de öte, yarın/lar/a hazır hissettim… Mutluydum, düpedüz mutlu.