YARIM EVLER…

Bugün, bazı evler eksik… Bazı evlerde hüzün var… Bazı evlerin çocukları hüzün kuşu… Hele de küçükken tatmışsa acıyı, hafızasında belli belirsiz bile olsa, bir görüntü yoksa naçarlığı tarifsiz…

19 sene. Aldatan hafıza, bölük pörçük hayaller, bolca pişmanlıklar… Öyle mi demişti, ben bunu mu yapmıştım? Keşkeler keşkeler…

“Dönülmez Akşamın Ufku”nu yazmaya elverişli ruh halleri.  Her Haziran’ın üçüncü pazarı gelip çatacaktır elbet. Acı, nerede olursa olsun, şamar gibi çarpar tüm çıplaklığıyla. Taa derinden yakalar seni. En köhnemiş hatıraların, su yüzüne çıkmaya dünden hazırmışçasına belirir ansızın…

Zati, “tüketim toplumu” günler öncesinden, alttan alta işlerken; nice babasız çocuğu, nasıl derin kuyulara atacağını umursamadan babasızlığını kez be kez anımsatırlar… Sağ olsunlar!

Hele de en deli çağlarınız, buhranla geçmişse, en net hatıralar o anlara aitse, eyvah eyvah… İç çekişler, hesaplaşmalar havalarda uçuşur…

Çocukluğuma dair, babaya dair net hatıralarım pek yok. Ara ara sevildiğimi hissettiğim, benim de küçük olduğum silüetlerde mutlu, sevgiyi hissettiren baba belirir gözümün önünde. Galiba o zamanlar sevmişti de…

Biraz ketum adamdı da sanırım. Sevmeyi bilmediğinden değil de, göstermeyi bilmediğindendi belki de… Orta Karadenizli, eğitimine göre aşabildiği kadar kendini aşabilen, köy  insanıydı.

Gençliğinde İstanbul’la tanışmış, devlet memuru, memur zihniyetli de babam. Yaşasa, 80’ine yakın olacaktı. Dedem, sevdiğini hissettirmiş miydi acaba? Babam, sevgiyi gösterebilmeyi öğrenebilmiş miydi? Fikrim yok. Dedemi hiç anımsamıyor gibiyim. Sanırım, “çocuk sevmenin”, “erkekliğe zeval getirdiği” dünyadandı. Çok da suçlayamam.

Dedim ya; sevildiğimi, önemsendiğimi hissettiğim anlar da var. İstanbul’un köklü üniversitelerinden birinde memurdu. 9-10 yaşları civarında falan olmalıyım, sık sık yanında okula götürürdü. O zamanlar, gurur bile duyuyordu sanırım.

Bir, iki sene sonrası zaten ikimiz içinde kabusların başladığı dönemlerdi… Ben, kendimi farklı hissediyordum. O da “normal” olmadığımın farkındaydı… Evde küçük bir prenses gibi dolaşıyordum.

“Elâlem terörü” de devreye girince, “evlere şenlik”  günlerimiz başlayıverdi… Baba, sen bilmezsin ama o zamanlar zaten dünya omuzlarımdaydı. Olmadığın biri gibi olmaya çalışmak, nasıl bir duygudur anlatamazdım, anlatamadım da. “Gözden” olmayı yitirmek, nasıl hissettirdi hiç düşündün mü?

Minicik sevgi gösterilerinden mahrum kalmak ya? Her yaptığımın hata olması? Olmadığım ben olmaya zorlandığımda, ben , sana küstüm baba. Ben artık ne çocuktum ne yetişkin. Arada kayboldum!  Kayboldukça küçüldüm… Bir el, ne çok şeyi değiştirirdi oysa…

Sen, yine de kapasitenin üstünde davranıp; pedegoga, psikoloğa götürdün. Aşmak istedin eminim. O kabuslardan uyanmak belki de… Senin kadar, ben de istedim. Olmadı, olamadı. Hayatımızın gerçeğine, ikizimin de karabasanına dönüşen yıllara adım atmıştık bir kere…

Sonrasıysa çorap söküğü gibi geldi. İçimde hapsoldukça hırçınlaştım, sen de ittikçe ittin… Zordu biliyorum, anlıyorum da seni. Kimse yaşayana kadar, nasıl başa çıkacağını bilmiyor…

Evde ergen olmayla beraber, genç bir trans kadın olmanın sancılarını çekenle uğraşabilmek, kolay olmamıştır. Haklısın! Benim içinde, zordu ama hem de çok…

Varoluş sancısı çekerken, annesiz, babasız, kimsesiz, sevgisiz, istenmeyen olarak yapayalnız kalınca; hırçınlaştım, küstahlaştım elimde değildi. İstenmemek nasıldı, sordun mu hiç?

Ahh baba, biliyorum elinden geleni yaptın, değişmeye çalıştın, değiştin de. Fakat senin değişimin çok yavaş, benimse “ben olmak” için, büyümek için acelem vardı… Orta yolu bulamadık. Kop ha babam koptuk. İpin ucu kaçınca toparlayamadık da.

Biraz daha büyümüş, kim olabileceğimi keşfetmiştim. Kimliğimi tam bulamasam da benim içinde yeniydi sonuçta yine de durulmaya başlamıştım da, tren istasyonu terk edeli çok olmuştu. Geçen yıllar, benim çocukluğumu, babamı, mutluluğumu çaldı…

Senden, beni çaldı mı, bunu sen bilirdin, öğrenemedim. Hiç konuşmadın, konuşamadık sonraları da yitirdiklerimizi. Üstünü örtük! Ölen öldü. Biz bacağı kırık sehpa gibi, ne tamdık, ne de savaş meydanından yara berisiz çıktık…

Yani babam, güzel babam belki de heba ettik yıllarımızı. Böyle düşünür müydün bilinmez. Ben, küçülüp yok oldukça, senin kanayan kalbinde kurudu sanıyorum. Belin bükülmedi de, “başın öne eğildi”, hep  söyledin, ezberimde… İstemezdim! Senin mutlu olman demek, benim yok oluşumdu. Benim, ben  oluşumsa; belki de seni dünyaya küstürdü. Bana küstürdüğü, bi’ gerçek.

Keşke, onarabilseydik tüm yaralarımızı. Yüzeysel değil de bir ilişki kurabilseydik yeniden, beceremedik. Sanki ikimiz de biraz “duygu cücesi” miydik ki baba?

İşte böyle. Yine bir Pazar sabahı. Gün ağardı, bense yine, seni yazar buldum kendimi. Oysa, bu hafta, bu yazı planlarımın arasında yoktu bile.

Pişmanlıklar mı ağır çekti, keşkeler mi avaz avaz bağırmakta içimden sana dair satırlarımı?. Dilimin ucunda ucunda da, söylememekte ayak diretiyorum. Özlemek esir aldı kalemimi, yüreğimi.

Yarım evler, başı okşanmayacak çocuklar, iç çekişler… Yıllar büyütürken, acılarını da alıyor. Kimseye kızgınlığın, öfken, kırgınlığın da kalmıyor. Hele de içten içe, sevdiklerine büyük nefretler nâmümkün…

Kısaca; seni seviyorum baba. Kendimce! Öğrenebildiğimce! Yaşasan gururlanır mıydın bilemem ama çok okuduğum için; “başına Moskof kesilmedim” de yazar olma yolunda ilerlemekteyim.

Neredesin bilinmez, oralardaki babalarını özleyen bütün çocukların, babalarına selam söyle. Bütün çocuklar severler babalarını, dilleri döndüğünce, kendilerince…

Hediye midir bilinmez de sevgimi ve özlemimi paketledim sensizliğime… Babalığını kutluyorum!

Reklamlar