SÖZ YORULMAZ MI?

Her yanınızı hüzün sarınca, yürek ağırlaşınca ne şevk kalıyor yaşama dair ne de söz söylemek geliyor içten… Kocaman kocaman ümitsizlik kaplıyor sözlerin yerini, yazılacak çizilecek ne varsa; biraz beyhude, ne söylense, söylenebilecekse de lüzumsuz lakırdıya kaçıyor… Yoruluyor yazan eller, okuyan gözler lakin susmak yenilmektir… Susmak, yazmamak, çizmemek, konuşmamak; teslimiyettir en hafif tabiriyle…

Ar, haya diye söze girmekse yersiz; hepimiz bir yerlerde asılı unuttuk, herkesin utancı başka başkaca tümseklerde… Yaşam, adına yaşamak derken, hepimiz sustuk bir şeylere kâh ekmekti siperimiz kâh da “bizim mahalledendi” göz devirdiklerimiz…

Son zamanlardaki yazılarımın çoğu politik, siyaset kokuyor hepsi, hayat adına neredeyse güdükleşti tümcelerim. Oysa bu ülke yaşayabilmek, emek… ölmek bile politik… Yaşarken olmadığı gibi; yerdeki naaşınızın da görünürlüğü, kimin çıkarına ters düştüğüne bağlı… 

ÖLÜLER GEÇİYOR, ÖLÜMLER GEÇİYOR SIRA SIRA…

Dur duraksız; kuruyan göz pınarlarıyla, hepsine ağlayabilmek, biraz matemine bürünebilmek de imkânsız; yaşamaktan çok, ölmek için de acelemiz var bizim…

Ölülerimiz de sonsuz bir yarışta. En önde gençler dökülmekte sapır sapır, fukaralık sıtmasının kurbanları da her yerden, yaştan kadını, erkeği, çoluğu çocuğu…

Kimisinin yok cebinde kuruşu, bazısını boğmakta ahlakı, dini, namusu toplumun… Her şey değişmekte; değişirken de tek değişmez, daha çok öldüğümüz. Arpa boyu yollar, fiziği de inkârcı; adımlarımız geriye doğru. Lâkin ne nurlar yağmakta eskici dükkanına ne de geride kalanlarımız ölü de sayılmaz diri de…

Açız, tok olmak zati hak getire… Mutluluk, refah, umut belki kalktı tüm lügâtlardan, sanrısına attık çıpamızı da yolu bulmaya çalışıyoruz kör topal yaşam içinde; ayakta kalabilme ümidiyle…

Gerçek; attığımız ip merdivenlerin, tepesine ulaşmadan, aslında çoktan kesilmiş olduğu… Merdiven, umudumuzdan önce başımıza çöküyor, yolu yarılamadan… Öylece boşluktayız, neyin tuttuğu belirsiz, sarıldığımız yılan kim, yolda kimlere rıza göstereceğiz; az biraz onurlu yaşam adına? Hiç mümkün mü yahut bu hayatta?

BEZİRGÂN BAŞI KÖŞE BAŞLARINDA…

Sanılmakta ki derdimiz milletin diniyle, imanıyla, inancıyla… Asl’olan; ruhbanın, cemaatlerin, hocaların, hacıların alıp başının yürüdüğü, yanı sıra herkese ölüm de kusmaya başladığı…

Yoksa kimin inancı/inançsızlığı kimi ilgilendirir elleri boğazlarımızda değilse, lokmalarımızdan semirilmiyorsa? Kasti arpalığa çevrilip, bizlere yaşam dayatılmaya itirazımız.

Denetimden uzak sırlar ağı, akçeli, dal budak ilişkileri, köşe başlarına kadar nüfus etmişler her mahallenin, fukaralık üstünden teslim almaktalar her birimizi, bilinmeyen karanlık emellerine doğru…

Ne ilk ne de son ayyuka çıkışlarına rağmen; kimisi din adına, dindarlık adına, beriki oy kaygısına, birileri yetmeyen yürekleriyle; susmakta, göz kaçırmakta, sustukça tavizin sonunun gelmeyeceğinden habersiz…

Yukarıda filler tepişmekte; ölenler çoluk çocuk, gencecik kadınlar adamlar… Ağaların, şeyhlerin kıllarından kıl kopmamakta; onlar daha dahanın derdindeler, etimiz kemiğimizden sıyrılalı asırları geçti…

Kafalarındaki “din” uğruna; atmaktalar hepimizi ateşe, çocukların ırzı, gençlerin hayatı en ön sıralarda… Kıyıda köşede kurtulanlarınsa, ruhları emilmiş, gelen geçen önünde el pençe, pek çoğu da kendinden vazgeçmiş…

Gecenin karanlığı çökmüş üstlerine; zinhar ışığa, güneşe, hayata, umuda, neşenin kırıntısına tahammülleri yok; güzel olan her yanı yutmanın, kendileştirmenin ucubucağı görünmüyor…

Öyle savunulamaz noktaya gelindi ki olanı biten; savunuları bile içleri parçalar halde “bir kereden bir şey olmaz”cıları mı ararsın, bağırlarından kopan muhalifimsilerin “mütedeyyinler rahatsızlar”, ürkütmeyelim sızlanmalarını mı?

Herkes, her şey yoruldu da karanlık, ölüm, zulüm yorulmadı… Susmayan yılan dilleri; suça gelince lâl olurlar…Söz söyleninse, enselerinde boza kaynatılmakta…

Enesler ölmüş, kız çocuklarına yurtlar zindana dönmüş, birileri sırlarıyla tuvalet kapılarına asmış sübyanların nafile… İlle de büyük resme bakacaklar, gel gör ki resmin karanlığını kör balıkçı gördü; onlara cennet, onlara halen kurtuluş…

NE YAPMALI, YOK MU ÇARESİ?

Sana bana olmayan para, üretilmeyen çare imamı, hocayı, müridi, kendi yakın çeperi zengin etmeye, sessizliği satın almaya harcanıyorsa; daha yüksek perdeden, hem de her yerde konuşmalı, söylenmeli, anlatılmalı da bıkmadan usanmadan. Sessizlik sadece bize ölüm, salt bize, bitmeyen karanlığı yaşatacak yoksa…

Evet, gündem çok boğucu, haberler acı, hava ölüm kokuyor, biraz soluklanmak hakkımız; olabildiğine kabuk örmeli her şeye fakat kısa soluklu ve de ördüğümüz kabuğun ötesine bakmayı da unutmadan…

Onlar bize gelmiyorlarsa, umudu üretemiyorlarsa, biz onlara gidelim; bütün partilerin örgütlerinde yer alalım, konuşalım, soralım, denetleyelim, görev alalım, hesap soralım…  Örgütlenmeli de bir yerlerde; kim kendine nereyi yakın buluyorsa?

Ölüm revaysa halka; fukaralık duvarları çökünce üstümüze, yeni sözleri biz söylemeli, yerlerini alarak köhnemiş siyasilerin, üçer beşer kuşatarak her yanlarını, karanlığa güneşi doğurmalı…

Bizi bizden daha iyi anlayanı mı var? Kuru ekmeğe, katık bulamayanın dilini saraylar, vekiller anlamıyor ya madem; kendi sözümüzü, duruşumuzu, isyanımızı, çıkışımızın yollarını da yanımıza alarak; yeni bir dünya kurmalı… Karanlığa ve yoksulluğa kapısı en kalınından…

Bir Cevap Yazın