SINAVLARIMIZ…

Hemen her yerde, özellikle turizm beldelerinde çıkan yangınların çoğu sönerken, bir kısmı da yer yer yanmaya devam ediyor. Tabii daha küçük ölçekli ve sönmeye yüz tutmuş halde. Umarım yakın zamanda bütün yangınlar sona erer ve yerlerine yeni ağaçlar dikilerek güzel bir orman olur. Sanmıyorum ama işte dilekler böyle…

Bu harala gürele arasında üniversite sınav sonuçları açıklandı. Kimi aileler amacına ulaşan çocuklarıyla birlikte çok sevinirken, bazı evlerde umutlar bir yıl daha ötelendi. Bir kısım aileler de “Nasıl olsa eğitim online olacak, bir yıl daha dershaneye gidip özel ders alarak yeniden sınava girer” düşüncesindeyken, çoktan ikinci üçüncü şansını kullanan gençlerde ise artık sadece hayatını geçindirecek bir işe sahip olma çabası başladı. İşsizlik, gelir dağılımındaki adaletsizlik pek çok gencin önünde engel. Aslında eğitim sistemi ve biz ailelerin dayatmaları olmasa gençler kendi yollarını öyle güzel çizecek ki…

Bizim eğitim dönemimizde meslek liseleri vardı. Oradan mezun olanlar eğer başarılı ise üniversiteye gider. Üniversiteyi kazanamayanlar da yetiştiği alandan yola çıkarak diğer arkadaşlarına oranla daha avantajlı olarak hayata atılırdı. İlkokulu bitirince başlayan meslek okulları da vardı, biz kız öğrenciler için ortaokul ve lise bir arada okunurdu. O dönemde imam hatipler yok denecek kadar azdı tabii.

Ablacığım ortaokulun birinci sınıfında başarısız olunca babam onu Kütahya Kız Enstitüsü’ne kaydettirdi. Bir yıl sonra bana da “Seni de aynı okula kaydettireceğim, birlikte gider gelirsiniz” deyince büyük bir çıngar çıkardım ama işe yaramadı. Hem dayak yedim hem de enstitüye gidişim daha da bir hız kazandı.

Enstitü deyince aklınıza ne gelir? 11 yaşındayım ve hiçbir fikrim yok. Okula gittik, ders programı şöyle: Temel dersler, matematik, edebiyat, sosyal, fen bilgileri gibi. Ek olarak mesleğe yönelik yemek, ev ekonomisi, dikiş nakış, adab-ı muaşeret dersleri… Bu okullarda öyle göründüğü kadar kolay okunmuyordu. Zira temel derslerden her yıl sonunda bitirme sınavına giriyorduk dönem notlarımız ne olursa olsun. Sınavda başarılı olamayınca, kalıyorduk.

Çare yok, okul başladı. Dersler ilerliyor. O arada masraflar da çoğalıyor. Nakış dersi için kumaş, çeşitli renklerde iplikler, yemek dersi için yemek malzemeleri, dikiş dersi için yine kumaş, dikiş ipi, düğme, fermuar… Velhasıl bir memur maaşıyla iki genç kızın okuyacağı yer değil ama babam işte… Okulda dersler saat 09.00’da başlar, akşam 17.00’da biter, 1 saat de öğle tatili olurdu. Tıpkı bir ofis mesaisi gibi. Evi uzak olanlar yemeğini okulda yer, yakın olanlarsa evlerine giderdi. Bizim ev uzak olduğu için okuldan yemek yiyorduk.  Biz… Yani ben… Çünkü ablam ilk hafta yemekhaneye geldi, çıkan yemekleri beğenmedi ve bir daha gelmedi. Hiçbir şey yemeden geçiriyordu günlerini. Ben de bir şey yiyemiyodrum çünkü yemekler çok kötü, tatsız, tuzsuz ve lezzetsizdi.

İlk yıl iyi kötü bitti. İkinci yıl meslek dersleri yoğunlaştı, genel kültür dersleri azaldı. Bu benim hiç hoşuma gitmese de çok çalışıyordum. En azından lise aşamasında düz lise olarak tabir edilen bir yerde okumak istiyordum. Öğretmenlerim beni çok seviyorlardı ama gereksiz angaryalar yüklediklerinde hemen itiraz ettiğim için arada hemen azarı işitiyordum. Gerçekten bizi eğitmek için görev yapan öğretmenlerin yanında evinin işini bize yükleyenler de vardı. Özellikle kadın öğretmen ağırlıklı olan okulumuzda fen dersinde birinin çarşaflarını ütülemek için görevlendirilirsin, yemek dersinde başarılıysan akşama gelecek misafirlerin yemeklerini yaparsın gibi angaryalar. Mesela dikiş öğretmenim olan kadını hiç anımsamak istemem. Biz okuldan malzeme temin ederek eğitim alan öğrencilerin ya düğmesi olmaz ya kumaşı az gelir. Bu kadın da her ders özellikle bizim gibi öğrencileri seçerek sınıfın önünde azarlar, küçük düşürürdü. Belki bu yaşadıklarımdan dolayı bu okullar kapandığında çok mutlu olmuştum ama bu düşüncem yanlıştı. Çünkü meslek eğitimi gerçekten çok gerekli.

Hep kötü anılarım mı oldu? Yoo. Lise bölümüne giden ablalar ile başka okulların erkek öğrencileri okulun arka bahçe duvarında buluşur, sohbet ederlerdi. Biz, birkaç açıkgöz ise onlara imalı imalı sorular sorunca kantinden ne istersek alacaklarını söyleyerek bizi başlarından uzaklaştırırlardı. Az gazoz içip gofret yemedim onların sayesinde. Hala merak ederim o kadar uzun boylu ne konuşurlardı o duvarın üzerinde.

Ablam çok kitap okurdu. Önce Tommix, Texas, Zagor gibi çizgiromanlar, sonra resimli fotoromanlar, dergiler derken edebi eserler… Onları okumak öyle çok keyif verirdi ki bana… Özellikle romanlar. Oradaki karakterleri hayalimde canlandırmak çok hoşuma giderdi. En çok da yağmurda okumanın keyfine doyamazdım. 45-50 yıl önce çok yağmur yağardı. Hani kırkikindiler var ya… Bahar aylarında 40 gün kırkikindi sağanak gibi yağarlardı. Bu yağmurlar sayesinde bitki çeşitliliği daha fazlaydı ve doğada yetişen her şey de bizlere gayet ucuza mal oluyordu. Dar gelirliler bile bol bol sebze meyve yerdi. Ki hemen hemen her evin bahçesinde en az birkaç tane ağaç olurdu.

Annem süt kaynatır, bize içirirdi sabah ve akşamları. Özellikle yağmur yaparken üşürüz diye. Çünkü Kütahya’da hava hemen soğurdu yağmur mevsimlerinde. Kışları çok fazla kar yağar ve uzun sürerdi. Şimdi öyle değil. Gayet az yağmur yağıyor, kar hemen hemen hiç yok gibi. Hele yağmur çisil çisil yağıyorsa hemen çıkıp dolaşırdım. Tertemiz yağan çişil çisil yağmurum altında dolaşmak öyle hoşuma giderdi ki…

Derken okulun orta kısmını bitirdim, her yıl teşekkür ya da takdirname aldığım için bu sefer babamı ikna etmek kolay oldu ve ben nihayet düz liselerden biri olan Kütahya Lisesi’ne kaydımı yaptırdım. Lise döneminde önce de bahsettiğim gibi okul zamanı biter bitmez işe atıldım. Meslek okullarında verilen müfredat gibi olsaydı belki ben de lise bölümüne devam ederdim enstitüde. Ama eğitimde en mutsuz geçen yıllarım bu okulda enstitüde olduğu için babam bu kadar inat etmeseydi keşke diyorum şimdi kendi kendime. Belki benim de yolum çok farklı olacaktı. Bunca geçen yıllara rağmen nasıl yer etmiş içimde anlatamam. İşte bu yüzdendir ki biz veliler egolarımızı dizginleyip çocuklarımıza daha çok söz hakkı vererek yaşayacakları geleceğin kendilerince şekil almasını sağlamalıyız. Öncelikle onlara güvenmeliyiz. Eğer istemiyorsa zaten ne kadar zorlasak, vaadlerde bulunursak bulunalım asla başarılı olamayız. Hani derler ya her şey olacağına varır.

Evet, her şey olacağına varıyor sonunda. Son 5 yıldır KHK’larla işinden olan değerli eğitmenler çok sevdikleri öğrencilerine, okullarına dönebilmek için mücadele etmekteler. Ara sıra göreve iade haberleri alsak da haksız yere işsiz kalan bu insanların bir an evvel görevlerine dönmeleri tek dileğim. Onlar geri dönerse eğitimdeki kara delik bir nebze olsun kapanır. Günden güne daha da zorlaşan yaşamı daha çekilebilir hale getirmek elimizde bizim. Bu zor günlerde bir de neden dünyaya geldiklerini sorgulatmayalım gençlere. Bizler, özellikle 2000’lerden sonra doğan gençlere göre daha şanslıydık. Zordu ama imkansız değildi. Gelir azdı ama masraflar da ona göre dengelenebilirdi. Biz teknoloji ve bilimi bu gençlerden öğrendik. Çoğumuz Google’dan haber okuyamazken şimdi her işimizi oturduğumuz yerden halleder olduk PC’ye bile gerek duymadan, elimizdeki telefonlarla.

Biz kız enstitüsüne yollandık, terziye para vermeyelim de elbiselerimizi, iç çamaşırlarımızı diksin çocuklar diye. Çeyizlerini hazırlasınlar, öğrendikleri bilgilerle mahalle sakinlerine yardım etsinler diye. Sanki terzi olacağız, sanki bir kurs öğretmeni olacağız. Olamadık işte, hiçbirisi olmadı. Ona rağmen bütün ailenin dikiş işini ben hallederdim. İlk zamanlar zevk aldığım dikişten daha sonra nefret ettim. Çünkü bir parça bez alan koşturarak “Bundan bana pijama dik, bundan bana bluz dik, bundan bana etek dik diye” bana geliyordu. Artık gına gelmişti. Sonuçta ne oldu? Ben de gittim PTT’ye memur oldum.

O dönemlerde o kadar kızsam da yine de şükranla yad edeceğim babacığımı. Dışarıdan gelen her türlü baskıya göğüs gerdi ve bizleri, iki kız kardeşi elinden geldiği yere kadar, gücü yettiği kadar okutmaya gayret etti. Öyle ya da böyle… Sonuçta elimize ekmeğimizi aldık, dimdik, kendi başımıza ayakta durmak, yaşamak, mücadele etmek ve bu mücadeleyi de kazanma sonucuna erdik. Onun için siz siz olun çocuğunuzu, yakınlarınızı zorlamayın. Bırakın özgürce seçimini yapsın. Sonuçta karar onun. Olumlu ya da olumsuz sonuçlarına da katlanır. Önce bu bilinci verelim onlara, sonra da güvenelim.

İnanın pek çok konuda onlar bizden daha ileride, daha doğru kararlar alacak bilinçte. İstemezse okumaz. Mesela komşunun kızı kendi kararını aldı, “Ben evlenmek istiyorum” dedi ve evlendi. İki çocuğu oldu, çocuklarını kendi büyütmenin keyfini çıkardı. Biz ne kadar farklı düşünsek de bazen eğrisi doğrusuna denk geliyor işte ne diyelim. Mutlu olsun sonsuza kadar.

Anneannemin sözü vardır: “İşte geldik gidiyoruz, şen olasın Halep şehri.” Bizler geçip giderken kalanların hayatlarını karatmayalım. Kahkahalarla, ağız dolusu gülmeyi bilen, gülebilen insanlar yaşasın bu coğrafyada. Birbirini seven, sevgiyle bakan, severek yaşayan, herkesi seven, herkes tarafından sevilen bireyler olarak sürdürsünler hayatlarını. Ne olur çocuklarımızı çok da fazla zorlamayalım. İnanın onlar bizden daha iyi biliyorlar bu işleri.

Bir Cevap Yazın