O SIRADA ÜLKENİN BAŞKA BİR YERİ

Haftanın başına üşütme etkisiyle, dinlenme ve  kapanmayan lohusa yatağımda; uyan, atıştır, geri yatağa dön rutiniyle ve biraz da gündemden uzak 3 gün geçirerek başladım yeni haftaya. 3 günlüktür en uzun istirahatlerim. Yarısında da olsa yakalayayım hayatı ve de haftayı diye; direkt gündemin ve ülke gerçeklerinin içine attım kendimi. 

Bünye de alışmış elbet, serde de ülke kanı olunca; fazla dinginlik alerji yapmakta, mazoşist ruhlarımızın doymaz acı ihtiyacı nüksetmekte… Doğruya doğru! Dengemizi, ayarlarımızı şaşırttı son yıllar, yönete(meye)nler… 

Diyorlar ki…

Cinsiyetçi, faşist, feminist ögeler barındıran 6284 numaralı kanun derhal kaldırılmalıdır” diyor; önüme düşen haberde Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Fatih Erbakan. Bahsi geçen kanun: Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanunu’nu işaretederek…

Sağlıklı, birbirine kenetlenmiş, birlik ve beraberlik içerisinde bir toplum olmadığı zaman o ülkenin, devletin ele geçirilmesi, yönetilmesi ve köle haline getirilmesi çok daha kolay olacaktır. Birleşmiş Milletler tarafından dikte ettirilen 1980’li yıllarda ülkemiz tarafından kabul edilen Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Yok Edilmesi Sözleşmesi (CEDAW) ve Avrupa Birliği tarafından dikte ettirilen İstanbul Sözleşmesi’nin arkasında dünya siyonizmi vardır” şeklinde de devam ediyor; kadın köleliğini arzulayan düşüncelerine…

Peki ne adına: “Kutsal Aile”, “Aile Bütünlüğünün Korunması” adına… Pek çok kadına, çocuğa şiddetin, ölümün kapısını aralayan, kimi zaman da bizatihi katilimiz değilmişçesine yere göğe sığdıramadıkları “aile…

Tam da O Anlarda…

Büyük bir hınç ve sinirle haberi bitirip, belki biraz da hoşluğa denk gelir, nefes alırım ihtiyacıyla; yeniden gündeme dönmüşken, beynimden vurulmuşa dönüyorum… 

Dingin yaşamak, akıl sağlını muhafaza için; yanlış koordinatlar, yanlış coğrafyadayız… Her seferinde unutuyor ve lakin yine de ummaya devam etme yanılgısından da kurtulamıyoruz… 

Aydınlık yüzü, dudaklarının kenarına asılı kalmış çocukluğuyla; 15-16’larında genç bir kız fotosu düşüyor önüme. İlkin uzun uzun bakıyorum. Hikayesini, geçmişini kafamda canlandırmaya çalışarak, ama; bir yerlere oturtamıyorum… Hayatının başına bile gelmeyen çocukların, derin karanlıklarını, çaresizliklerini, bunalımlarını, yaşlarından büyük yaşadıklarını, yaşatılanları yine de beynim kabul etmiyor, etmek istemiyor… 

Doğa yasalarına aykırı durumlara beyin direnir, algıya kapatır ya kendini; ölüm, vahşice katledilmesi, hele de çocuk ve ölmek… Nasıl da akla aykırı nasıl da kabullenmekte zorlanıyor mantığımız… 

On altısında bir çocuk, çocuktu daha Sıla. Kaçımız aşk sanıp, adam sanıp nice çakallara kanmadıktı… Çocuktuk; saftık, ummazdık kocaman kurtların etlerimize üşüşeceğini… Biz saf; onlarsa kana susamış leş sürüsü… 

On beşinde düşüyor tuzağına, yirmi bir yaşındaki kurbanının; Ankara’ya kaçıyor, sinsi kurdun yanına. Bir şekilde ikna olup, dönüyor sonrası baba ocağına. Katili o zaman “çocuğu alı koymaktan” cezaevine; Sıla da devlet denetimine alınıyor. Hikaye ve acı kaderi; yaşadıkları yetmezmiş gibi, bundan daha da beterini örüyor…

Aile; yaşlı ve engelli babaanneye baksın diye, şikayetini geri çekiyor, kızlarını köylerine geri götürüyorlar… Şikayet yoksa; suç da yokmuş(?) 

Kızını alan alıyor da veren nasıl veriyor ki?.. Çocuğun yükümlülüğü; yükümlüler arasında tek kale maç gibi… Aile devlete, devlet aileye paslayıp duruyor… 

Issız köy, evde yaşlı babaanne varken, bir sabah vakti -ki defalarca tehdit etmişken- katili ve bıçağı buluyor yavrucağın boğazını… 

Oysa Önlenebilirdi

Şayet ki yasalar, yasayı yapıcılar, uygulayıcılar; kravatın bir kumaş parçası olduğunu, itibarın takmakla değil de kişilikte, karakter de olduğuna inanıyor olsalardı… 

Dahası kadının, çocuğun varlığının erkeğe hediye olmadığı, onların kölesi, zevk aracı olmadığımız, ölümüze kadar hakları olmadığımızı bir anlatabilsek; işlerine gelse de anlasa erk’ekler…  

Sözüm Size Filler

Siz, ötenizi berinizi, tarikatlarınızı, oydaşlarınızı mutlu edin diye; biz bütün kadınlar, çocuklar bir bir koparılmaktayız hayattan; köklerinden sökülen çimler gibi… Kursağımızda yaşayamadığımız her şey… 

Çıktığınız her anlaşma, geri çektiğiniz her sözleşme, işletmediğiniz tüm yasaların mürekkebi kanlarımızla yazılı… Elinize kan bulaştı; çetelesi tutulamayan onca kadının, çocuğun… 

Bir kez daha söyleyelim, sizin anlamaya niyetiniz olmasa da ne çocukların rızası var ne de bizler “ölümüne sevdalara” mecburuz…  

Sadece yaşamak istiyoruz… İnsanca yaşamak!

Bir Cevap Yazın