HEGEMONYANIN KADIN ÜZERİNDEKİ KIRBACI

Hegemonya; başta güç olma, çeşitli şekillerde elde ettiği güçle, astı ve/ya görece kendinden güçsüz konumda olan üzerinde tahakküm kurma, öte yandan da sindirerek, tarafı güçsüz kılarken, aynı zamanda kendine mahkûm etme durumu… İktidar ilişkisi…

Elindetopladığı güçle, karşı tarafı sindirirken içten içe alt egodaki, “değersizlik”,” yetersizlik” duygusunun da bastırılmasına yönelik; “saygı” elde etme isteği de denebilir, tanıma ilaveten… Doğal olarak da erk/erklik/erk’eklikle de özdeşlik genel anlamıyla da.

ERK’EKLİĞİN KADINA YANSIMASI…

Temelde dünya genelinde olmak ile beraber, pusula doğuya doğru yöneldikçe, hele de din merkezli anlayış ve de toplumsal normlar erkeği, erkek olmayı kutsadıkça; kadının hiçleşmesi, gücünün yanında, haklarının gaspına sıkça rastlanmakta.

Gücün tadını alan erkek, bunu bir yaptırım aracına dönüştürmekten de çekinmeyecektir. Erkeklik; ilk çağlarında ona sınırsız özgürlük, ayrıcalık, hükümranlık sahası açmıştır, eve gelen misafire pipisini gösterdiğinden beri…

Anne, abla, kardeş varlığı; onu, erkeği mutlu etmek, ihtiyaçlarını karşılamak üzerine yetiştiği/yetiştirildiği düzendeki ayrıcalıklarını yitirmemek üzerine kodlanacak, tüm hayatı boyunca da tam itaat bekleyecektir…

Kimi zaman; himayesine, nikahına aldığı kadına göz açtırmayacak, izni olmadan bırakın sokağı, “nefes almasına” müsaade etmeyecek, yediğine, giydiğine karışarak, hayatı zindan edecektir… Erkeklik böyle öğretilmiş, örf, âdet, töre gereği, böyle olması beklenmiştir…

Paylaşımcı; hayatı kolaylaştırıcı, eşine yardım eden erkeğin erkekliği, kusurlu bulunmuş “kılıbık” damgasıyla yaftalayarak da “ayıplama” “eksiklik” diye sunulmuş atalarca…

“Yuvayı yapan dişi kuş”, elbette ki “elinin hamuruyla, erkek işine karışamaz”, “dili uzarsa” da boyunun ölçüsünü alacaktır… Biz kadınlar, “gelinliğimizle çıktığımız baba evinden” ancak “kefenimizle” dönmek üzere uğurlanıp; bir boyunduruktan, başka bir hükümranlığa mahkûm edilirken, “elin oğlu” da bu ayrıcalığı kullanmaktan çekinmeyecektir…

“Koca evinde”, kol kırılacak yen içeride kalacak, kocanın, kocanın ailesinin her türlü hizmeti yapılacak, sözleri ikiletilmeyecektir… “Koca evi” denilen ev bizim, kadının da evi değil midir? Biz kadınlar, “eti senin, kemiği benim” diye, sanayiye verilen çıraklar mıyız?  

SEVMEK, SEVGİ ÖLDÜRMEK Mİ?

Ne yazık ki, hâlen öyleymişiz! Birçok kadın, “kadın” ve “insan” olduğunu, bu boyunduruk altından kurtulunca anladıklarını söylemekteler…

Mahinur;” seni seviyorum” sözünü hiç duymadığı 11 yıllık evliğinden kurtulduktan sonra adının hiç olmadığını, kendisi için hiç yemek yapamadığını, kendisine dair hiçbir şeyin olmadığını fark etmiş bir kadın/çoğumuzdan birisi… “Birçok yerinden kanayan kalpte, şiddet türüdür” diyor Mahinur… “Şiddet; ille de fiziksel olmayabilir, onurunuzun kırılması, adınızın, kimliğinizin yok edilmesi de şiddettir” şeklinde de devam ediyor.

Şiddetin sadece fiziki güç kullanımı olmadığını, psikolojik, ekonomik türleri de olduğunu çok geç fark ediyoruz evliliklerimizde, ilişkilerimizde.

Genç bir trans kadın olan İris’ in, birlikte olduğu, sevdiği adam tarafından ilişkilerin sadece dört duvar arasına hapsetmesine, şiddet değil diyebilir miyiz?

İlişkisinin arkasında duramayıp; toplumsal baskılardan korktuğu için, bir kadını eve hapsetmek de kadının ölümü değil midir? Kadının kimliğinin, özgüvenin, kendine saygısının ölmediğini/öldürülmediğini kim söyleyebilir ki?..

Toplumun erkek üzerindeki baskısını, kadın/lar çekmek zorunda mıdır İris’te olduğu gibi?  Salt bu durum, trans kadınların yaşadığı bir durum diyebilir miyiz? Elbette hayır! “Dul” olduğu için; bu tarz ilişkilere mecbur bırakılan, natrans kadın yok demek, gerçeği inkâr olurdu…

Ekonomik özgürlüğümüzün, erk/erkek eliyle elimizden alınmaya yetinilmesi de şiddetin başka boyutu değil midir? Hayatındayız diye eşimizin, sevgilimizin rızamız dışında, cinsel ilişkiye zorlaması şiddetin başka boyutu hem de en ağır olanı; tecavüz değil midir? Bunların hepsi, “erkek olmak”, “hak sahibi olmak” la, bize dayatılan; geri çevirdiğimizde bedelini ağır ödediğimiz baskı unsurlarıdır… Hele ki evlilikte, tecavüz kavramını neredeyse dile getirmemiz, mümkün bile değildir… Nikah; koruma/korunma kılıfıdır erkek/ler için.

Eşinden fiziksel, psikoloji şiddet gördüğünü kolluk kuvvetlerine, yargıya anlatamamak “Aile içinde ufak tatsızlıklar” diye geçiştirilmesi, “sen şikâyet edeceksin ama eve gidicince daha da sinirlenecek” söylemleriyle geçiştirilme çabaları, yanlı tutumlar masumane midir?

O, “ufak tatsızlıklar” diye, baştan savılan kaç kadın, kadın cinayetlerinde sadece istatistiğe giren sayıdır? Baba, abi, koca şiddetiyle uğraşırken; “yok sayılmaya” maruz bırakan devletinde boyunduruğunu hissetmiyor muyuz?

KADINLIĞIN BELASI…

kadinhakları.org” adresinin, “Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele” gününü de olan, geçtiğimiz25 Kasım 2020 tarihinde, “Hegemonya” adlı videosunda; 9 farklı kadın profiliyle yaptığı söyleşilerinde, aslında kimimizin de yaşadığı adını koyamadığı ve/ya farkında olmadığımız şiddetin türlerini görüyoruz.

Şiddeti, türevlerini yakından tanırken, diğer taraftan da yalnız olmadığımızı, bunların sadece senin benim başıma gelmediği gerçeğiyle yüzleşiyor, ayrıca kadın mücadelesinin de ne derece önemli olduğunu görüyoruz.

Ve perde kapanırken; rengimizin, dilimizin, kıyafetimizin, toplumsal tabakalarımızın ayrı oluşunun, bizleri şiddetten, şiddet sarmalından koruyamadığını/korumadığını, o noktada tüm çıplaklığıyla “kadınlığımızla” aynı olduğumuz, birbirimizden güç alma ihtiyacına mecbur kaldığımız gerçeği…  

Bir Cevap Yazın