EN ZOR KARAR

Dünya zor günlerden ve dönemden geçiyor, bazıları için daha da zor şimdilerde… Hayatlar kararıyor, cendere daralacak gibi duruyor, güzel günler gelir mi, zamanı ne zaman, o da çok belirsiz?

Çok da uzağımızda olmayan, bir kara parçasının üzerine kâbus çöktü… Karadan da kara bulutlar, karanlık esir aldı… Emareleri ortada olmak ile beraber, yine de böyle bir son beklenmiyordu Afganistan’da.

Temelleri çok önceden atılan, gün geçtikçe de palazlandırılan “Yeşil Kuşak Projesi” ile devam eden sürecin getirisinin yanında; son 20 yılda Amerika’nın iyice sızması ile cehenneme dönüştü bir ülke…

Taliban’ın, salt içine doğduğu, olduğu ülkenin sorunu, karanlığı da olmayacağı da ayan beyan ortada… İnsan olarak gözünüzü yummanız; kapınızda oluşacak mülteci kuyruklarına engel değil oysa… Ve daha yeni başlıyoruz acı ile, gözyaşı ile, bizi (dünya) de yutacak karabasan ile tanışmaya… Uyanmamız için, çimdikten fazlası lüzumlu olacak kuşkusuz…

DERİN KORKU VE ÇARESİZLİK YAŞANIYOR

Bir sabah uyanıyorsunuz, ihtimalini bile düşünmediğiniz, düşünseniz bile yakın gelecekte beklemediğiniz, dipsiz kuyu sizi sarmış. Yanınız yöreniz acının katmerlenmiş hali… Kimsenin kimseye yardım edecek gücü yok, 40 milyon nüfuslu ülkede her yan ıstırap dolu, her evde ağu yutuluyor…

Kalmak demek; ölümün öte adı… Gitmeye, gidebilmeye makam, para pul da çare değil. Aşağısı da sakal bıyık, yukarısı da…

İnsansınız; elbet kendiniz için kaygılanacaksınız, dert salt bu olamıyor. Sevdikleriniz, aileniz, dostlarınız, çocuklarınız, en mühimi de geleceğiniz, hayatlarınız risk altında…

Hâl böyle olunca, kalmak ölümün diğer adı ise, en umarsız, mantık süzgecinden geçirilmeye bile fırsat bulunamayan “çareler”; çaresizlikte yılan oluyor, ne bulursanız sarılıyorsunuz…

Şu çağda, insanlığın düştüğü duruma bakın ki, ölümden kaçmak için; sonucunun ölüm olacağını bile bile birazdan bilmem kaç bin metre yükselecek, bir uçağın tekerine sarılıyorsunuz…

O teker, teker değil; göle maya çalmak, belki milyonda bir yaşam demek, özgürlük demek, hayat demek… Olamıyor, olamayacağı aşikâr da çaresizlik ve yaşama isteği; belki yaşam şansı bulur ise, sevdiklerine de gelecek sunabilme ümidinin adı; tekere sarılmak … Bir yâre sarılmak gibi, anaya sarılmak gibi… Sıkı sıkıya, tüm benliğinle tekerle bütünleşmek… Ah!

CANINDAN VAZGEÇEBİLİR MİSİN?

Anne baba için, ebeveynlik duygusu olanlar için, can parçasıdır, canından ötedir çocuk. İlle de doğurmak, doğurmuş olmak da gerekmez bu duygu için. Kanından olanlar için daha zordur; evladından, çocuğundan ayrılmak, yitirmek, yitirmeyi göze alabilmek… Ölümle eş değerdir de çoğu zaman…

Öyle bir kuyuya düşmüşsünüz, korku öylesine çevrelemiş ki, bu sefer sarıldığınız tekerlek; düşman saydığınız ülkenin ama bir yandan da kurtarıcı da olan o an için; ülke askerine çocuklarınızı, kimisi daha yaşını almamış bebeklerinizi veriyorsunuz… Yeter ki kurtulsun, acaba şansı olur mu açmazı ile…

Dünya gün geçtikçe daha yaşanmaz bir yere dönüşmüş iken; çocuklara karşı her türlü suç artıyor, çocukların bırakın çocukluğunu, canlarının hunharca harcandığı günlerde, adını sanını bilmediğiniz insanlara uzatıyorsunuz evlatlarınızı…

O yavru özgürlüğe ulaşır ise nerede, kimin ellerinde büyür, büyüme, yaşama şansı bulur mu? Dahası başına neler gelir, kim kaldırır düşünce, kimin dizine baş koyar ağlarken?..

Tarifi mümkünsüz bir can pazarı kurulu Kabil’de. Yan yana geldikçe harflerin, yazılan kelimelerden bile utanç duyduğu tarifsiz bir can pazarı…

İzlediğim, çoğunuzun da önüne düşmüştür, iki video vardı. Uzun süre, izleyeni derinden sarsan, belki de izlediği şeylerin kiri ile, artık eski gibi olamayacağımız görüntülerdendi de…

İlkinde; askeri bilgim çok yoktur yahut gördüklerimin şoku ile araçtan emin değilim; hareket halinde içinde Amerikan askerlerinin olduğu bir tank vardı. 15-20 saniye, en fazla dakikalar sonrasında gözden kaybolacak tanktaki askere, bebeğini uzatıyordu…

Bildiğimiz bebek, kanlı canlı, belki dünyaya gözlerini açalı aylar olmuş … Bir annenin karnından yeni inmiş, süt kokan, süte muhtaç bir bebek, ana kokusunu arayacak kuzu daha… Öyle bir belirsizlik, korku, endişe işte… Akıl alır gibi değil!

Sanırım bir askeri alan, belki korunan bir mevzii, hava limanı olması muhtemeldir; nöbet tutan askerlerine, duvarın üzerindeki askere çocuklarını uzatıyorlardı… En büyüğü, taş çatlasın 6-7… Kızı da vardı, erkeği de çocukların. Diren ey akıl!

O saatten sonra ne çocuklar tamdır ne de tabiri caiz ise, yılana sarılmaya mecbur ana babalar… Giden de gönderen de onmaz artık… Hangi yürek kaldırır ki, böyle bir ayrılığı? Nasıl yaşanır ki, “Sarı Çizmeli Mehmet Ağalar’a” tüm servetini, yaşam sevincini el mecbur teslim edince… Hele de elleriyle öldürmek gibi ise…

Kuşku yok, o askerlerin, yanlarına gidecekleri ailelerin hepsi kötü olamaz, evet bazılarının hayatı da kurtulacak, ama iyi insanlar dediğimiz kaç bin, yüz bin, milyon kişidir ki?

Sahi, nerede bu “iyi insanlar”, bunca acı, açlık, savaşlar olur iken; dünya çöküşe doğru yol almış, en koyusundan gölgeler güneşin bile önünü kapatıyor, ışığı boyuyor iken?

İyi insan olmak; bir ananın babanın içine kan akıtarak yolladığı çocuğa sahip çıkmak mı? Ayrılmalarına gelene kadar neredeydik? Hangi gerekçelerle olursa olsun sustuklarımız, göz devirdiklerimizin sonucunda olmuyor mu, tüm bunlar?

İyi insanlar, elma dersem çık, armut dersem çıkma. Elma! Elma elma… Senin de bahçen güneş görmesin, ot bitmesin obanda ‘iyi insan’, belki de sağırdır yüreğin; iş bu noktaya geldiyse…

Bir Cevap Yazın