BAŞ ÖĞRETMEN KORONA MI?

Yaz beklerken, kış yaşıyoruz! Dünyanın bilmem neresi için hayallerimiz vardı. Yeni arabalar, evler, maceralar, tatiller, aşklar, heyecanlar, elbette ki bütçelerimiz veya hayallerimiz de doğrultusunda…

Daha daha daha… Daha fazla alan açmak, dahasına sahip olmak, yarına yatırım yapmak. Evrendeki ayak izlerimiz yetmezmiş gibi, iyice derine kazımak izlerimizi. Nereden gelip, nereye gittiğimizden habersiz, önümüze ne çıkarsa devirerek… Sadece bana, hep ben sarhoşluğuyla!

Ve evren “Şişt, sakin ol şampiyon, az dur ve de düşün al takkeni önüne, kendini sorgula” dedi… Kırmızı kartını gösterip, hepimizi oyun dışına attı. Hayat dediğiniz dünya, ‘benim oyun saham’ dedi. Oyun, benim kurallarıma göre oynanacak!

Doymaz aç gözlülüğünüzle, kendinizi yok ederken, beni de yok edemeyeceksiniz. Her şeyin sahibi olduğunuzu düşündüren nedir ki? Sen kimsin ki? Kof egolarınız beyhude. Öncelikleriniz yanlış! Siz, hayatın ve hayatların merkezi değilsiniz. Her biriniz hükümdarlara dönüştünüz, oysa daha kendinize bakamıyorsunuz…

Sahi “ben kimim?” Nedir dünyada varoluş sebebim? Seçimle gelmedimse de üzerinde yer kaplarken, kendimle beraber, bütüne karşı sorumluluğum yok mu? Biricik ve elzem miyim? Ben, sen, o olmazsa dünya dönemiyor mu?

Gördük ki, aslında hiçbirimiz, ne vazgeçilmez ne de birbirimizden pek de matâh değilmişiz. Belki biraz ton farkıyız.

Duyuyorum sizi! “Yöneten/ler ben değilim ki”, diyorsunuz. Evet, iyi duyuyorum! O halde, yöneticinden hoşnut değildin, yönetmek, doğru yönetmesi için ne yaptın? Gözlerini yumdukların, sustukların ya öte döndüklerinden de sorumlu değil misin? O cüretti, yanlış ellere teslim etmeye ortak değil misin?

Dünyada yatağa aç giren çocuklarda, insanlarda da mı sorumluluğun yok? Mahallende, sokağında, komşularında seninle aynı imkanlara herkes sahip mi? İsrafta, heba olan kaynaklardan peki? Ömrün boyunca, kaç ton çöp üretiyorsun? Aldıklarının ne kadarına ihtiyaç duyuyorsun? Tüketime katkın ne? Her gereksiz ihtiyacın için; dünyanın bilmem neresinde, birilerinin ucuz emeğinin sömürülmesine katkının da sorumluluğunu üstlenmeyecek misin?

Hacminle çöreklendiğin yer kabuğunda, ürettiğin ne var? Pek tabii, enerjini üretmen zor olacak, en azından bazılarımız için. Son birkaç ayı saymazsan, kendi işini ne zaman kendin gördün? Hoş, hâlen “paket servisleri” ful çalışıyor. Bir kısmımız, yine dışa bağımlı yaşamaya devam ediyoruz… Kendimize yetebilmeyi, kendi başımıza bakmayı öğrenememiş, öğrenmemekte kararlı olanlarımız çoğunlukta gibi. Berberlerimiz, terzilerimiz, lokantalarımız, şuyumuz buyumuz olmadan yaşam gerçekten mi zor?

Bir gün, paramızla hizmet alacak “hizmetkârlar”ımızı da bulamazsak? Hizmetler bütçemizi aşarsa? Daha ne kadar, “dizimiz her kanadığında, annelerimize koşacağız”, gerçi artık kimseye koşma lüksümüz de yok… Gerek yasak olduğu için gerekse onları korumak adına.

Belki de, hayatın öğrenmemizi istediği “yetişkin” olabilmektir? Yaptıklarıyla, eksikleriyle, öğrendikleriyle, kaçamadıklarıyla, şımarıklıklarımızla, “dünyaları ben yarattım” kibrimizle… Hayır, senin daha büyümeye ihtiyacın var, dur orada. “Cin olmadan, adam çarpamazsın”, önce kendini bil diyorsa?

İrademiz dışında diyelim (bu noktaya gelene kadar niye göremedik, orası da ayrı), kısıtlı hayatlarımızda neler yaptık? “Eve sığan hayat”, bizlere neler öğretti?

Kendimizi sorguladık mı? Tanımaya, barışmaya, büyütmeye vakit bulduk mu? Limitlerimiz neler? Beslemeye başladık mı, salt bedenlerimizi değil ama? Eskiden “vaktimiz yoktu”, şimdiyse vakitten bol bi’şeyimiz yok…

Burada, büyük çoğunluğumuz için diye, parantez açmış olayım. Çünkü birileri bizim için her  halükârda üretmeye, hizmete devam ediyorlar. Canları pahasına, bizlerin konforları bozulmasın diye…

Sağlıkçılar, çarşı pazar, kargolar, yerel yönetimler… Bilimum inşaat sektörü, halı fabrikası… “Yasak sürecinde, korona kapmanın ceza uygulamasına tabii olacağı” ihtârıyla, işçilerini uyaran halı fabrikası… Söz, en çok halıyı senden alacağız! “İşçinin hayatını öncelediğin” uyarmayı borç bildiğin için…

Gördüğümüz gibi, hayat bize rağmen de sürüyor. Bizler için, üretim devam ediyor. Dünya dönüşünü de durdurmadı. Hatta ve hatta “yaşayabilmek” adına, herkese ve her şeye çok bedeller ödettik, ödetmeye de devam ediyoruz. Kimi zaman emeklerini sömürerek, çoğunlukla doğayı katlederek. Zaman zamansa kendimizi önceleyip, konforlarımız bozulmasın diye; susarak, gözlerimizi yumarak…

Bu süreci boş geçirmedik değil mi? Gerek bireysel gerekse dünyanın daha yaşanabilir olması adına, önceliklerimizi belirlediğimizi umuyorum.

Değişime, dönüşüme kendimizden başlamamışsak, sonucun farklı olmasını umamayız. Çoğumuz ölümden korkarız, çok insanidir. Şu sürecin “ölümden” farkı ne? Dokunamadan, sarılamadan, tüm sevdiklerimizden, sevenlerimizden ve elbette ki hayatın içinde olamadan yaşamak da ölüm değil mi?

Şâyet, bu ölümse; yeniden nasıl doğacağımızdır aslolan. Ne kadar ders aldığımız, ‘kendimizi büyüttüğümüz’, yaralarımızı sardığımız, içimize dönüp dönmediğimiz ki sadece evlere, dört duvar arasına ‘hapsolmadık…’ Kendimizeydi aslında hapsimiz…

Kişisel donanımımızı artırabilirmişsek, dersimize iyi çalışırsak, başta kendimizle, doğayla, hayatla, sevgiyle, sevmeyle barışa bilirsek, yeniden doğmamak için önümüzde engel yok.

Biraz emekle, ellerimizi toprakla kirleterek, her anlamda üreterek, sırf yasak olduğu için değil, insanların hayatlarının gerçekten değerli olduğu bilinciyle, onları kendimizden sakınarak(tükettiğimizle, israfa dikkat ederek), bölüşerek, sorumluluk alarak, farkında olarak, sorgulayarak, kendimizi sevmeye  başlayarak(başkalarına giden yol, önce bizden geçiyor…)

Barış ve sevgi ekerek, ara ara biraz kenara çekilip, başkalarına da yaşam hakkı tanıyarak (ödün değil kastım), tek “biricik”, biz değiliz sonuçta… Yeniden ve daha güzel bir dünya kurulmasın önünde engel yok.

Şu an bir yol ayrımındayız, karar noktasındayız. Devam edebilecek miyiz? El ele, tüm ayrılıklarımıza ve de insan olmanın aynılıklarıyla, yeni bir yaşam örmek istiyor muyuz? Eskiden farklı, ne yapacağız? Eskiden dedim; hayatlarımız ‘koronadan önce/koronadan sonra’ şeklinde de değişecek, değişti de.

Hadi, başarabiliriz yeniden! Ben, insanlığa umudumu yitirmek istemiyorum. Sen de sizler de öyle, hissediyorum. Evet, yorduk çokça! Yıprattık başta dünyayı ve de birbirimizi. İnsanoğlu bir aile değil mi? Hangi ailede, işler kolay ki?

Hiçbirimiz masum değiliz! Hepimiz haylaz çocuklardık! Haylaz ama zeki, dersini öğrenen, özünde sevgi barındıran. Artık, rüştümüzü ispatlayıp, yetişkine dönüşme zamanı. Bak! Dünyanın bir ucundan, el uzanıyor sana doğru, kalbinle dinle. Aynı rüyayı görüyoruz, farklı dillerden haykırıyoruz tek hayalimizi; daha iyi bir dünyada, yeniden yaşam şansı.

Sende inan! Bu sefer yapabiliriz! Bence, dünya da bize inanıyor. Kaç kez canını yakmadık mı? Nefes almaya devam ediyorsak, şans vermiş olmalı. Son mu bilemem ama ilk kez gibi, yeniden embriyodan hayat buluyor gibi…

Bebek adımlarıyla yürürken, aceleye getirmeden, daha fazla tadını çıkararak, az can yakarak, bolca sevgiyle sarmalayarak, kim olduğumuzu unutmadan, saygı duyarak her yaşama, renk cümbüşüyle, dolu dolu hayata uyanalım.

Sahip olduklarımızın farkında da olup, kocaman gülümserken “yaşamak güzel be kardeşim” deyip bir yandan, hayatı kutsamayı da unutmadan…

Haydi bebek, yaşama sırası sende. Sağlıkla, umutla, mutlulukla, barış içinde, bollukla dolsun hayatın. Arada soluklanıp, an’ı da kaçırmamayı unutma…

Bu gece, her birimiz yastıklarımızın altına, yeni bir hayat sakladık. Bayramda umut ve neşe giyeceğiz. Bu sefer, belki sevdiklerimizi değil ama önce kendimizi ve hayatı öpeceğiz. Sevgi, çabuk yeşerir!  Yeşertip, büyüteceğiz, bize inancım tam.

Erken kalkmayı unutmayın! Bir de kocaman çantalarınızı yanınıza alın lütfen. İçine daha çok ama çok mutluluk dolduracağız. Biraz da dişlerimiz, mutlulukla kamaşsın…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Reklamlar