ZORU SEÇMEK: FİNAL

 “Başka hayatlar, başka dünyalar, başka aileler mümkünmüş. Kapıyı sonsuz sevgi, sonsuz kabul ve hoşgörü ve de saygı açıyormuş. Birbirimize yaşam hakkı tanımakla başlıyormuş. Toplumların temelini oluşturan çekirdek ailelerde de böyle. Hele de dünya algınızın, sosyalleşmenin, varlık bulmanın ve birey olmanın ilk temellerinin de atıldığı, her şeyi gördüğümüz yer olan ailenin yapısı çokça önemliymiş.” Bu cümleyle başlamışız Kasım ayının ilk günlerinde Zoru Seçmek röportaj serime.

Neden Zoru Seçmek’ti serinin adı ve hedeflenen neydi? Lgbti+’ların ailelerinin ve yakınlarının ilk açılım sonrasından yola çıkarak neler yaşadıkları, her ailede ve çevrede yaşananlar aynı mıdır, neden yok saymayı veya sokağa atmayı seçmediler, seçimlerindeki zorluklarla baş etme yolları nelerdi, bu aile ve yakınlarından biz hayatlarımıza neler katabilirizin izini sürmekti biraz da bu serüven.

Kim olursak olalım özelimi, karakterimiz, hayattaki duruşumuzla kendimizi olduğu kadar ailelerimizi, yakınlarımızı, çevre ve toplumu da etkiliyoruz, değiştiriyoruz, belki de biz de değişiyoruz mutlaka, birbirimizin hayatlarını etkiliyoruz, kaçınılmaz gerçek…

Lgbti+ olarak bizlerin yaşadığı homofobi, transfobi, bifobi ve türevleri yakın çevremizi de etkiliyor, yaralıyor ama mutlaka ve mutlaka onların da hayatlarına dokunuyor. Kimileri sevgilerinden güç alarak, kimileri bilgisizliğin engel olduğunun farkına varıp bilinçlenerek, bazılarıysa farklı güdülerle motive olup yine de çocuklarının, yakınlarının yanında olabiliyorlar.

Bu seri temelinde bize başka aile ve ebeveynliğin mümkünlüğünü gösterdi. İlk andaki şoklar ve acıya, yalnızlığa ve çaresizliğe, dış çevre, ahlak, ayı, günah gibi toplumsal koşullandırmalar ya da baskılara rağmen yine de başarılabileceğini çocuklarının, yakınlarının yanında durabilmenin mümkün olduğunu gösterdi. Ebeveynliğin sadece doğurmak, büyütmek olmadığını, yeri gelince kapı gibi yanlarında durmak olduğunu, zaman zaman da yeniden doğumlarında, dönüşümlerinde yeniden anne-babalığı öğrenmeyi, deneyimlemeyi gerektirdiğini gösterdi, trans kadın ve trans erkek ailelerinin serüvenlerinde olduğu gibi… Kısaca nasıl yol aldık, yol boyunca kimleri konuk ettik, kısa bir geçmişe bakış atalım mı hafızalarımızı tazelemek adına? Belki final yazısına rastlayan ilk okuyanlara da bir kaynakça olur ya da serideki röportajları okumasına vesile olur bilinir mi?

Açık kimlikli, yerelde siyaset yapan erkek bir eşcinselin annesiydi ilk konuğumuz, benim de tanışma, arkadaş olma şansına sahip olduğum. Geçmiş zaman eki kullanıyorum çünkü elim bir trafik kazasında iki arkadaşıyla yitirmiştik Boysan Yakar’ımı. Sevgili Semoş’umla Boysanlı günleri, sonrasını, alanlara açık kimlikle çıkan ilk eşcinsel ailelerinden de olmanın nasıl olduğunu konuştuk. LADEG Aile ve Yakınları Grubu’nun, Boysan’ın Evi’nin (Boysan sonrası evi LADEG’in merkezine de dönüşen bir alan, çeşitli etkinlik, konferans, sergi alanı olarak da kullanılan bir yaşam alanı ve evine dönüştü) var oluş sebeplerini, bir evlat kaybetmenin, sonrasındaysa nasıl ayakta durduğuna dair geniş konuları ele aldık Sema Yakar ile. Çok sabırlı, sevgiyle tolere edici bir kadındır Semoş’um. Şöyle ki ilk röportajıydı ve teknik sorunlardan dolayı da yeniden yapmak zorunda kalmıştık kaydı… Yaralarını yine yeniden deşmek en büyük utancıma, canımın acımasına yol açmıştı. Bunu hissetmiş olmalıydı sanırım, beni sevgiyle sarıp utancımı hafifletmişti. Canım Semoş’um, Sema annem varlığımızsın!

Antakya’dan bir davet almıştım Toplumsal Cinsiyet Atölyesi üzerine. Orada mavi gözlü, hiperaktif ve hep bir telaşı varmış gibi yerinde duramayan bir kadın da konuktu: Günseli Dum. Kendisiyle üç gün içinde tabir-i caiz ise ‘kanka’ olduk, iç içeydik. Röportajımın ikinci konuğu da oldu, kırmadı. Günseli’ciğimle temelde aktivizmi, LİSTAG Aileleri ve Yakınları grububu –ki kendisi LİSTAG’ın ilk oluşumundan beri, alanlarda da ilk açık kimlikli eş cinsel annelerdendir-, Lgbti+ aktivizmini, bu noktada ailelerin, yakınların sahiplenmelerinin, yanlarında olmalarının etkilerini temelde aldık. İyi ki yollarımız sahada da kesişti, yan yana düştük, güzel kadın iyi ki…

Üçüncü hafta benim için de çok eğitici ve de değişik deneyime dönüşmüştü. Coşkun Yanat’tı konuğumuz. Coşkun eşcinsel bir kadının tüp bebek yoluyla sahip olduğu oğluydu. Karşımızda klasik kalıplar haricinde başka bir çekirdek aile vardı. Kimilerince aile olarak görülmediğinde de altını çizmişti. İlk şokumu atlatınca bir eşcinsel anneye sahip olmanın ne demek olduğunu, evlat olarak bir annenin yanında durmanın neye denk düştüğünü irdeledik. Milliyetçi, muhafazakar bir çevrede büyüyüp kendini aşmanın, dönüşmenin yollarının olabildiğini gördük bu röportajla. Annenin o çevreye hele de 27 sene öncesindeki Türkiye’sinde lezbiyen bir kadın olarak tüp bebekle anne olması halen büyük bir hayranlığıma sebeptir. Bir gün anneyle bunu da irdelemek istiyorum, kabul edeceğini umuyorum. Yakında bunu da deşmiş oluruz okurlarımla.

Sonraki hafta kimliği gizli bir eşcinsel annesiydi konuğum. Bu röportaj da çok önemliydi. LİSTAG içinde aktivizm yapmasına rağmen oğlunun tercihiyle, hatta toplumda kırılamayan kabukların, fobikliğin hala yoğun hissedilmesinin de etkisi olabilir; kimliğinin gizlenmesini arzu etti, çok anlaşılır bir gerekçe ile. Hele de günümüzde kocaman bir kalifiye işsizler ordusu varken! Elbette insanlar cinsel yöneliminden dolayı işlerinden, hayatlarından olabiliyorken… Bu röportaj aslında toplumumuzun ana damarının da fotoğrafını çekmiş olduk, kırılamayan ve insanların her türlü özgürlüğünün önünde duran, kendinden olmayana yaşama hakkı vermeyen, öteleyen, öldüren, öldürmese de işsiz bırakarak ölüme terk eden toplum tam karşımızdaydı… Kanlı canlı, nefretle örülü, bilmeden fikri olan, eğitime, eğitim ve de dönüşüme direnen, direnirken de ille de kendine dönüştürme hevesindeki gri ya da tek renkli toplum…

Beşinci hafta benim açımdan da önemliydi. Trans kadınlarla yaptığım İcat Çıkaranlar serisinde ulaşmaya çalıştığım ama ulaşamadığım trans kadının annesini konuk edecektim, Pınar Özer’i. Pınar Özer çok keyifli bir kadındı. Trans kadın annesi olmasının yarattığı acılara rağmen pozitif bakışı hele de espri yeteneğini hiç yitirmemesi, direngeçliği… Pınar’cığım üçüncü kez anneliği öğrenmek zorunda kalmış. Kızı Ela’nın gözü önünde bir kadına dönüşüne şahitlik etmiş, her adımında yanında olmuş, yeniden bir kız çocuğu da doğurmuş kadındır. Cinsiyet uyumlanma sürecinde kızına yeni doğum ünitesinde pespembe bir oda hazırlatan… Toplumda kızına ve tüm translara ‘dönme’ dediği için de Ayşe Arman ile röportajında ‘Ben Dönme Annesiyim’ diye başlık attırarak o ötekileştiren, kıran dili toplumun yüzüne de geri kusabilen bir anne. Kızının yanında durarak, İstanbul’daki özel bir üniversiteden açık kimlikli trans kadının mezuniyetine de öncülük etmiştir. Gerek anne açık kimlikle alanlara çıkan ilk trans kadın annesi gerekse kızı açık kimlikle üniversite mezunu olan ilk kadın yanılmıyorsam. Pınar’ım çok zorluklar aşmış… Böyledir trans annesi olmak. Bildiğiniz kişi gözünüzün önünde bambaşka bir şeye de dönüşürken izlersiniz!

Bir trans annesini daha konuk ettim serinin altıncı haftasında. Bu sefer bir trans erkek annesiydi. Feride teyzenin de zorluklarla örülü bir hayatı olmuş elbette, trans erkeğe dönüşürken oğluyla değişmiş hayatı. Bir sözü çok etkilemişti. Oğlu dönüşüm sürecine girdiğinde yazlıktaki komşuları oğlunun gelmesinden rahatsızlarmış. Kırıcı sözler söylüyor ve öteliyorlarmış. O arada bir komşusunun ”Feride ağlama, sen olsan, başına gelmese sen de aynı şeyleri yapabilirdin” demesiyle aslında bizlerin de başka konularda öteleyen olabileceğimizi fark etmiş… Feride ve yakışıklı oğlunun da hayatına dokunduk.

Hep annelerle konuştuk, anne olmak çoğu zaman daha verici olmayı, koşulsuz sevebilmeyi de beraberinde getiriyor, istisnalar hariç diyelim. Bu çocukların babaları yok mu? Hepsi birer ‘şam babası’ mıydı? Elbette ki hayır! Az da olsa babalığın salt işin zevkli kısmından ibaret olmadığının bilincinde olan, her aşamada çocuklarının yanında olan babalar da var. Bunlardan birisi de Ömer Ceylan. Ömer bey bir erkek eşcinsel babası. Erkekliğin çokça şişirildiği biz gibi muhafazakar ve tutucu toplumlarda gay babası olmayı, oğlunun yanında durmayı, bunun erkekliğine zarar verip vermediğini ele aldık. Ömer amcanın yıllar önce katıldığı bir televizyon programının ‘aydın erkek sunucu’sunun şu sözlerini duymak beni çok sarsmıştı: “Babalar da haklılar! O adamlar kahvelere gidince herkes bir sürü laf söyleyecek!” “Elalem terör örgütü dünyadaki en güçlü ve yıkılamaz örgüttür” diyor elalem terörü lafını da hayatımıza sokarken Ömer amca… Hiç de haksız değil bildiğimiz üzere… Başka bir aile mümkün sözü de yine Ceylan ailesine ait. Bu sefer Şule Ceylan’ın doğru tespiti. Kanıtları başta kendi aileleri ve elbette ki bu seriye konuk olan ailelerle beraber LADEG ve LİSTAG Aileleri ve Yakınları gruplarında aktivizm yapan veya CETAD eğitimleri, ailelerle diyalogları sonucu kendileriyle ya da çocuklarıyla barışabilen aileler. İlle de herkes aktivizm yapma zorunda değil, önemli olan kucaklayıp yanında durabilmek!

Kan, soy bağına rağmen, tüm bunları yetmediği terk edip ölümlere kadar götüren salt Lgbti+ gerçekliğinde de olmayan, çeşitli ‘aile ve ebeveynlik’ örnekleri de mevcutken, içlerinde gerçekten anneliği barındıran, insan kalabilen kişiler de mevcut. Tıpkı Zale Karademir gibi. Zale’nin konumuzla ilgisi ise benim manevi annem oluşu. Anne ve aile olmak bazen tahammülü ya da zorunlu sevgiyi beraberinde getirdiği için ben de manevi annemi seçtim. Tüm nedenleriyle trans bir kadının anneliğine kadar giden süreci konuştuk. Canım güzel kadın, canım annem!

Seri boyunca sıkça şu konuların da altı çizildi: Toplumun bilinçsizliği, cinsellik de başta olmak üzere eğitim sorunu, saygı, sevgi ve sabırla ve elbette ki bilinçlenerek üstesinden gelinemeyecek bir şey olmadığı. Çocukların ve yakınlarının yanında durarak o insanların hayata daha sağlam sarılabildiği, iş ve kariyer yapabildikleri, kişilerin yaşam seçeneği olduğunun farkına varmasını sağladığı, itilen Lgbti+ bireylerine göre yaşamda nasıl öne geçtikleri.

Çocuğu ve yakını Lgbti+ olan ne ilk ne de teksiniz, yalnız da değilsiniz. Aile ve Yakınları Grupları sizlerle deneyimlerini paylaşmak için, yorulduğunuzda elinizden tutmak için varlar. Bir dönem kendi yaşadıkları yoksunluğu yaşamayın diye varlar ve çok da özverililer, yorulmadan her davete koşuyorlar, danışma hatlarından sorularınıza da cevaplar vermeye gayret ediyorlar.

CETAD cinsel yönelim, cinsiyet kimliği ve bu tarz soru ve de sorunlarınızı da aydınlatmak için mevcut. Aylık grup toplantılarıyla da grup ve ailelerle kaynaşmanıza vesile oluyor.

2013 yılından beri de LADEG ve LİSTAG Aile ve Yakınları Gruplarından ailelerle kayıtlar alınarak oluşturulan ‘Benim Çocuğum’ belgesel filmi de aile gruplarının ulaşamadığı noktalarda bilgilendirme, bilinçlendirme görevi görmekte. Yönetmeni sevgili Can Candan hocaya, filmin yapımcısı sevgili Ayşe’ye de buradan ayrıca teşekkürlerimi ve sevgilerimi de yolluyorum.

Özel bir teşekkürü de Metehan Özkan’a yollayayım. Yıllar önce bitirme tezi projesiyle aileler ve de yakınları gruplarının bir araya gelmesine, şu an büyüyerek kocaman bir boşluğu doldurmalarına aracılık ettiği için. Assolist teşekkürü gibi oldu biraz ya neyse…

Elbette ki 10 haftadır bu seriyi okuyan, destekleyen, yayılmasına, okunmasına da aracılık eden siz sevgili okurlarım, kocaman alkışların çoğu sizlere de. Sabır gösterdiniz, yanımda oldunuz! Şükranlarımla…

Başka bir insanlık mümkün! İnsanoğlu gibi sevgi yelpazesi de çeşit çeşit!

Sorularınız ve iletişim için:

www.benimcocugumbelgeseli.com

LADEG:

www.ladeg.org

Danışma hattı: 0531 467 77 53

ladegaile@gmail.com

LİSTAG:

www.listag.org

Danışma hattı: 0546 484 82 85

bilgi@listag.org

Etiketler:
PAYLAŞ : Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Pinterest'te paylaş Linkedin'de paylaş Tumblr'da paylaş

Bültenİmİze abone olun

KAYDOL