ZARAR VEREN DİN ANLAYIŞI

 Nesiller boyu hem orta yol bulucu hem de birbirine düşürücü bil olgudur din meselesi… İnsanlar olarak somut şeyler ile başa çıkmaya daha yatkın olduğumuzdan soyut varlıklar veya soyut konular bizi her zaman tedirgin etmiştir. Bu tedirginliğin yanı sıra mutluluk kaynağıdır… Aslına bakılırsa üzerinde düşünüldüğü zaman din meselesinin her zaman bir tezatlık içerisinde olduğunu görebiliriz. Lakin bu tezatlığı oluşturan dinler değil, dini yaşayanlardır. Çünkü çok bir başka konu ile yani siyasetle birebir örtüşen ortak bir özelliği vardır. Bu ortak özellik ikisinde birer AMAÇ değil, ARAÇ olmaları gerektiğidir. Hemen okların bana çevrildiğini hisseder gibi oldum. Sakin olun, size bir dine mensup olmayı veya onu layıkıyla yaşamayı kötülemeyeceğim ki haddime de değil. Sadece genel hayatını mantık ve duygu dengesi üzerine kurmuş biri olarak bu konuyu yorumlamak istedim. Kim bilir belki düşüncelerim size de doğru gelir ve dini yaşayış biçimlerini daha yaşanabilir hale getirebiliriz…

Bu zamana kadar yeryüzüne indirilmiş ve halihazırda yaşanmakta olan bütün dinlerin oldukça bariz bir kesişim kümleri var. Bilmeyenler için, kesişim kümesi birden fazla kümenin ortak alanı demektir, sitelerde ki havuzlar veya yeşil alanlar gibi düşünün. İşte bu kesişim kümesi şudur ki; “Bütün dinler insanları düzgün ve iyi insan olmaya yönelik kavramları bünyesinde bulundurmaktadırlar.”.

Ancak herkesin bildiği gibi din denilen olgu vicdanı ve nefsi içeren bir olgudur. Amacı ne kadar vicdana ve doğru insan olmaya yöneltmek ve nefse hâkim olup, oto-kontrolü bireyin kendi elinde tutması olsa da beyin çalışma fonksiyonları yeterli derecede gelişememiş kişiler tarafından yorumlandığında can sıkıcı sonuçlar ortaya çıkabilir. Ben tabi ki bu yazımda da önceliği kendi ülkemize ve ülkemizin yüzde 95’inin gerek isteyerek gerek istemeyerek mensup olduğu Müslümanlık üzerinden ilerleteceğim.

Bütün dinlerin ve peygamberlerin varlığını kabul eden, belki de yaşaması en rahat dinlerden biri olan Müslümanlığı bizler çok yanlış anlamışız. İlk başta, küçüklüğümüzden beri bizlere, yaratıcımızın yani birden fazla ismi olan ancak en bilindik ismi ile Allah’ın korkulacak bir varlık olduğu aşılandı ve yeni gelen ufaklıklara da aşılanmaya devam ediyor. Oysa kötü bir insan değilsen ve diğer canlılara fiziksel ve psikolojik kötülüklerde bulunmuyorsan Allah korkulacak bir varlık değildir. Aksine her zaman seni destekleyen, istediğin ve hayalini kurduğun şeylerin mümküne dahilinde gerçekleşmesini sağlayan bir varlıktır. Dolayısıyla onun her yarattığı varlığın içine kendinden bir parça koyduğunu bilir ve buna göre davranıp bu davranışları alışkanlık haline getirirsek Allah’tan korkmak için hiçbir sebebimiz olmayacak demektir. Ondan korkarak değil, onu severek ve dayanak bilerek yaşayın.

İkinci önemli nokta ise, ki bu sadece bizim dinimiz için geçerli değil, tarihten bugüne bütün dinlerde örneği mevcut, sebebi ise yine oldukça sağlıksız bir düşünce ve yaşam biçimi olan ATAERKİLLİK. Gelelim önemli noktaya o da yaratıcımızın erkek olduğu düşüncesi. Hepimiz hayatımızda en az bir kez duymuşuzdur “Allah Baba” benzetmesini, bir kere böyle bir şey yok. Mitolojide birçok erkek ve kadın Tanrı olsa da güncel dinlerde böyle bir kavram mevcut değil, tamamen insan benzetmesinden kaynaklı ortaya çıkmış saçma sapan bir kelime topluluğudur. Kaldı ki böyle bir benzetme özellik Müslümanlık dini için kesinlikle kabul edilemez çünkü bu benzetme yapıldığında Allah’ı bir insan yerine koymuş olunur ve bu durumda da en kabul edilemeyen günahlardan birine girilmiş demektir. Dolayısıyla 10’larca ismi olan yaratıcıya, o isimleri yok sayıp uydurulmuş bir şekilde hitap etmek büyük bir saçmalık ve gereksizliktir.

Türkiye Cumhuriyeti’nde kabul görmüş olan ve bilfiil yaşanmakta olan Müslümanlık demin de söylediğim gibi bütün dinleri ve peygamberleri kabul etmektedir. Dolayısıyla diğer dine mensup insanları “öcü” gibi aktarmak ne kadar doğru olacaktır? Şimdi bir oturup düşünelim, daha çocuk yaştayken dahil annelerimiz, babalarımız, öğretmenlerimiz hatta okulda eğitimini gördüğümüz derslerimiz bizlere öbür dinleri ve o dine inananları düşman gibi göstermediler mi? Hoş onlarda da aynı sistem mevcut ancak bizim derdimiz de zaten bütün dünyada sevginin hâkim olduğu bir temel kurmak değil mi? Cevabınız evet ise bilin ki zaten dinlerin amacı da budur çünkü sevgi ile büyümek düzgün insan olmaya adım adım ilerlemek demektir. Buradan yola çıkarak diyebiliriz ki, farklı dine mensup olsun olmasın, insan insandır ve ona saygı duymak bizim en büyük insani görevimizdir. Onlar hakkında ileri geri, yalan yanlış konuşmak ise Müslümanların en çok korkması gereken günahlardan birini gerçekleştirmek demektir, KUL HAKKI!

İnsanlar alışmış dini arkalarına alıp konuşmaya çünkü biliyorlar ki din böyle emrediyor derlerse kimse onlara dokunamayacak, verip veriştiriyorlar. Öyle bir şey yok! Bir birey ister inanır ister inanmaz ve bu durum o kişi ve Allah’tan başka kimseyi ilgilendirmez. İnanan kişinin ibadet şekli, inanma tarzı da kimseyi ilgilendirmez. İbadet denilen eylem tamamen Allah ve canlıyı buluşturmak için yapılan bir eylemdir, her yiğidin nasıl bir yoğurt yiyişi varsa ve kimse karışamıyorsa, her inananın da bir ibadet şekli vardır ve kimse karışamaz. Bunun böyle bilinmesi ve bu doğrultuda ilerlenmesi herkesin hayrına olacaktır.

Dini sorgulamak günah veya ayıp değildir, zira yaratıcımız bizlere bu gibi aktiviteleri gerçekleştirelim diye, bilim insanlarının hala çözemediği milyonlarca sırrı olan ve halk arasında beyin olarak bilinen bir organ vermiştir. Hatta o yüzden de ilk emir olarak “OKU!” gelmiştir. Hoş gerek şimdi ki zaman gerek evvel ki zamanlarda bu emri çok yanlış anlayıp sadece Kur’an-ı Kerim okuyan insanlar yok değil, oldukça fazlalar ama olsun… Orada bizlere “Oku” diye sesleniliyor, sesleniliyor ki gerçekten her şeyi okuyalım, araştıralım, bilinçlenelim. Beynimizi bir araba motoru olarak düşünürsek, çalıştıkça ve zorlandıkça en yüksek performansına ulaşabileceğini anlayabiliriz. Yani eğer aynı hızda seyredip, ivme kazandırmazsanız, beyniniz fonksiyonlarınızda aynı seviyede kalacak ve ilerleyemeyecektir. Dolayısıyla lütfen sorgulayın, yeterince içten ve inanarak sorguladığınızda sorularını sorduğunuz şeylerin cevaplarını gerçek hayatta bulacaksınız.

Din güncellenebilir bir olgudur. Bundan binlerce sene evvel yazılmış olan kuralların, 21. Yüzyıl dünyasında birebir uygulanabileceğine kaçınız gerçekten inanıyorsunuz ya da korkudan inanmak zorundasınız? Biraz mantığınızı çalıştırdığınızda, biraz beyin fırtınası yaptığınızda, kuralların temellerinin sabit, uygulama biçimlerinin ise güncellenebilir olduğunu göreceksiniz. Araştırın…

Daha konuşulması gereken çok nokta var, düşünülmesi ve tartışılması gereken… Hepsini tek seferde harcamaktan ziyade seri haline getirip heyecan uyandırmanın daha hoş olduğunu düşünüyorum. Ancak bu yazımda anlatmak istediğim, sizlere yaratılış olarak değil çevresel faktörler sebebiyle kodlanmış bir şekilde yaşamaya devam ederseniz, etkili ve faydalı bir biçimde inancınızı yaşayamayacaksınız ve bu önce size sonra etrafınızda ki tüm canlılara zarar verecektir. Şimdilik, bu yazımı burada sonlandırıp, bir sonra ki yazımda görüşmek üzere diyorum. Önce kendinizi sonra tüm canlıları SEVEREK kalın!

Etiketler:
PAYLAŞ : Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Pinterest'te paylaş Linkedin'de paylaş Tumblr'da paylaş

Bültenİmİze abone olun

KAYDOL