TEHLİKELİ SULARDA YÜZMEK

 Bir deyim vardır… “Hoca yellenince cemaat de…” diye. Giriş için hoş bir benzetme olmadığı kesin de konumuz da zaten çok iç açıcı değil.

Herkes görev tanımını pas geçip, daha doğrusu görevini kapsadığı çoğu şeyde susup konu nefret ve ırkçılık olunca, hele hele de LGBTİQ+’larsa birden şaha kalkıyor sonucunu düşünmeden…

Yaşadığımız günler öyle akla hayale sığmaz dönem ki her güne yeni bir garabetle başlamamak mümkün değil… Diyorum ya hele de “genel ahlak” ise…

Anayasasında laik olduğu tanımlanan devletin –din ve devlet işlerinin ayrı olmasını vurgular- gel gör ki Diyanet İşleri Başkanlığı da var! Konumuz olup olmaması değil –ki laik devlette din devletin alanı değildir, din adamları devlet himayesinde olmamalı- konu eşit yurttaşlık temelli aslında.

Türkiyeli tüm hakların, vatandaşlarının vergileriyle ayakta duran, toplumun vicdanını kanatan, birçok acıda susan DİB, hele ki izaha muhtaç fetvalara imza atan DİB, toplumdan, toplumsal hayattan bu kadar kopuk mudur? Ya da söylemlerinin sokağa yansımaları konusunda fikir sahibi değil midir? Öyle olmadığını düşünmek iyi niyetlilik hatta aptallık olur…

Kadın ölümlerine, çocuk suçlarına, hayvan eziyetlerine, çocukların toplu tacizine susarken hırsızlığa, toplumun kursağından kesilen vergiler iç edilirken, susuluyorken birden bire “görev bilincinizi” anımsamanız nasıl da hayret uyandırıcı?

Sizler sırça köşklerde yaşayıp korumalarla, konvoylarla gezip milyonluk son model araçlarda sefa sürüyorken dışarıda bambaşka bir hayat var!

Son yıllarda iyice kutuplaştırılıp deyim yerindeyse kibrit çakılsa yanacak ülke varken neyi hedeflemektesiniz? İnsanlar birbirlerini tavuk boğazlar gibi katletseler hiç mi sorumluluk duyup acı çekmeyeceksiniz?

Daha birkaç yıl önce bir kadın diri diri yakıldı. Trans olduğu için mi sustunuz? Kimliği, ırkı, dini ne olursa olsun insan katletmek suçtur, kimse böyle bir ölümü hak etmez dediniz mi?

Geçen hafta içinde Konya’da düzenlenen “İslam’a Karşı Küresel Meydan Okumalar Bağlamında Yeni Stratejiler” toplantısında Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş LGBTİQ+’lar hakkında fırsata, yaratılışa aykırı sapkınlık tanımlamasından kaçınmadı. “Cinsiyet eşitliği gibi sloganlar” adı altında “sapkınlıkların gündeme getirildiğini, yaygara koparıldığı” gibi söylemlerle kin ve nefret kustu!

O da yetmezmiş gibi 5 Temmuz gününün Cuma Namazı’nda “Neslin Korunması Erdemli Bir Nesil Huzurlu Bir Gelecek” başlığı altında cinsiyet kimliği, eşcinselleri “kutsal aile” kalıbı dışında kalan herkesi topa tutmaya davet etti.

Hutbede “Irkımız, rengimiz ve ömrümüzü olduğu gibi cinsiyetimizi de Yüce Allah belirlemiştir. Fıtratın kodlarıyla oynamak, yaratılıştan gelen özellikleri değiştirmeye çalışmak, cinsiyete müdahale eden ve cinsiyetsizliğe davet eden çabalar sadece bireyin değil, bütün neslin felaketini hazırlar…” Genel çevresindeki hutbeyle LGBTİQ+’lara dönüşecek nefretin saldırıların önünü açmıştır.

“Toplum ahlakı” salt bacak arasıyla örüntülüymüş, “Genel ahlaksız” sadece hutbede geçen dezavantajlı kesimlermiş gibi günah keçisi ilan edilip her türlü bozulma, çürüme bu kesimlere yüklenmiştir.

Toplum nezle olsa sebebi LGBTİQ+’lara yıkmaya kalkmak ne derece dürüst, ahlaklı ve sorumluluk duygusu taşır yaklaşımdır?

Toplumun yöneticileri, karar alıcıları bizler miyiz? Bizlerin özel hayatı, kimlik mücadelesi tüm dengeleri derinden sarsıyorsa o zaman ya çok fazla kendimizi küçümsüyoruz ya da saltanatlarınız baskı üzerine kurulu, derme çatma ve kolay dağılır cinsten.

Etik değerlerini, insan hayatının kutsallığı gibi konuların önemini unutmamış kurumlar da var İHD gibi.

İHD İstanbul Şubesi tarafından DİB’in 5 Temmuz’da tüm camiilerde okunması için web sitesine konan Cuma Hutbesi’nin LGBTİ+ bireylere karcı açıkça ayrımcılık suçunu işlediğini belirterek tepki gösterdi.

İHD açıklamasında “Her şeyden önce belirtilmelidir ki bir üniversite hocası olan Diyanet İşleri Başkanı iç hukuktan dahi habersizdir. Medeni Kanunun 40.maddesi cinsiyet değiştirmek isteyen kişiye mahkeme aracılığıyla bu hakkı tanımaktadır.” diyor.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin tarafıdır. 14.madde cinsiyet, ırk, renk, siyasal ya da diğer kanaatler ulusal veya toplumsal köken, ulusal azınlığa ait servet, doğum başta olmak üzere herhangi başka bir duruma dayalı hiçbir ayrımcılık yapılamaz.

Yine metinde şu sözlere de yer verilmiştir: “İç hukuka dönecek olursak Türk Ceza Kanunu’nun 216.maddesinin 2.fıkrası halkın bir kesimini sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılayan kişi 6 aydan 1 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”

Son çıkışların Onur Haftası sonrasına denk gelmesinin zamanlaması manidar mıdır? Yerel belediyelerin de destek mesajları bölünmeye çalışılan grupların yakınlaşması belli çevreleri rahatsız mı etti acaba?

Bu çıkışlar dini korumaz, insanları dine daha çok yaklaştırmaz ama sokağa kan, gözyaşı ve felaket getirir. Bunların sorumluluğunu taşıyabilir misiniz?

LGBTİQ+lar sahipsiz değil. Aileleri ya da yakınları bir gün karşınıza dikilip sizin suçunu derse gözlerine, yüzlerine nasıl bakarsınız?

Sırtınızı yasladığınız makamlar sonsuza dek sürmez! Sizler de bu hayatın içinde yaşayacaksınız… Ya bir gece yastığa huzurla başınızı koyamazsınız? Vicdanınız, kapınız çalarsa?

Bir günah varsa kişiyle yaratıcısı arasındadır. İnsan hayatı ucuz değildir, geri dönülemez noktaya getirmeyin… Ateş herkesi yakar!

Etiketler:
PAYLAŞ : Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Pinterest'te paylaş Linkedin'de paylaş Tumblr'da paylaş

Bültenİmİze abone olun

KAYDOL