NE KADAR ÇOK OLURSA O KADAR AZ GÖRÜRSÜN

 Freni boşalan bir araç coşkuyla bekleyen kalabalığın arasına paldır küldür sirk cambazı edasıyla dalar, biraz Charlie Chaplin’i andıran görünümüyle. Topluluğun coşkusuna kapılıp daha da ileri götürerek Hitlervari bir selamla kitleyi selamlar adam. Oysa SS eskortu arasında ‘soylu bir Alman hanımefendi’ beklenmektedir. Yer İtalya’nın bir sınır kasabası, 1930’lu yıllar.

Komik bir girişle başlar Hayat Güzeldir. 1997 yapımı, İtalyan yönetmen ve başrolde olan Roberto Benigni filmi. Aynı yıl en iyi yönetmen de dahil 3 Oscar’ı kucaklayan, katıldığı tüm uluslararası yarışmalarda ödüle doymayan bir film. Kara komedinin en güzel örneklerinden. Künyeye çokça girmeden, kaçırmış olanlar olabilir diye ‘katil-uşak’ da demeden her seyrettiğimde yoğun haz aldığım Hayat Güzeldir’e geçmek istiyorum.

Öğretmendir filmimizin esas kızı. Olur olmaz yerlerde küt diye karşılaşmalarla başlar yakınlaşmaları. 30’lu yaşlarındadır oyuncularımız. Erkek biraz muzip, aklı havada, temiz yüzlü, yakışıklı da sayılabilecek, zeki ve pratik zekalı bir adamdır.

Şatafatın ve görgüsüzlüğün ağır bastığı, zenginliğin çirkince göze sokulduğu, mimari ile döşeli, oldukça büyük bir salondur ekrandaki sahne. Esas kız salonla da bütünlük içerisinde, bir o kadar da kaba başka bir adamla nişanlanmak üzeredir oysa.

Bir delinin günlük maliyeti 4 Mark. Zihinsel engellinin maliyeti 3,5 Mark’mış. Sakat günde 4 Mark’a mal oluyormuş devletine. Kendi kadar, gerdanındaki elması da çirkin olan Alman bir haramzade teyzeden öğrenmekteyiz bu bilgileri nişan sofrasında. Devamla 300 bin kişinin ‘Üstün Ari Irkı’na külfet olduklarını öğreniyoruz böylece. Yedi yaşındaki Alman çocuklarına sorulan soruymuş. Toptan imha edilirlerse, devlet günlük ne kadar kazanca geçermiş diye devam ediyor kadın. Biblodan, bitkiden bahsedermiş gibi rahatça, günlük sıradan bir şey anlatır gibi!

O dönem günlük işlerde çalışan komik kahramanımız, şapşal garson olarak beliriyor sahnede. Şapşallığı biraz da güzel öğretmenimiz yüzünden elbet. Tepsi dökülüp içindekiler yere saçılınca kahramanımız toplamaya çalışmakta bir yandan da. Hızlı bir hamleyle masanın altına iniyor öğretmenimiz. Ateşli bir öpücük kondurup ‘Beni kaçır’ diyor garsonumuza.

5 yaşlarında erkek çocuğun yavaş yavaş hecelediği ‘Köpekler ve Yahudiler Giremez’ tabelası önünde aydınlanıyor ekran hızlıca. Anlamadığı için babasına soruyor çocuk anlamını. Babasını da siz tahmin edin hadi!

Mutluluk dolu sahneler akmaktadır filmde. Derken iki tane sivil gestapo bir kitapçı dükkanından içeri girerler. Artık kitapçıdır kahramanımı ve istediği işi yapmaya başlamıştır. Gestapolar daha sık görünecektir ekranlarda, yüzünü fazla ekşitmeyin de alışın mümkünse.

İtalya da Nazilerin kontrolüne geçmeye başlamıştır artık. Büyükannenin de beklendiği bir doğum günü sahnesine hazırlanmaktayız. Annemiz annesini almaya gider ve döndüğünde, hayatları gibi kırık bir kapı, yerlere dağılan sofra ile karşılaşırlar.

Genç kadın tren istasyonu şefine yalvarır onu da trene bindirmesi için. Ölüm de dahil iyi ve kötü günde beraber olmak mıydı aşk?

Üst üste ranzaların olduğu, erkeklerle dolu bir koğuştayız. Hücredeki erkekler oldukça zayıf, tabir-i caizse insanlıktan çıkmış, perişan haldeler.

Baba oğluna ‘Bir oyun oynayacağız burada’ der. ‘Uslu duracağız, anne diye ağlamayacağız. Az yemek yiyip, sürekli saklanacaksın. Ödül olarak gerçek bir tankımız olacak. 1000 puanı toplayınca…’ Küçük bey zaten oyunca, her çocuk gibi!

Uyandırın içinizdeki çocuğu, hadi biz de karışalım oyuna. Kuralları anlatmıştım, pes eden yanar! Bakalım tank kimin olacak.

Hayat Güzel’mişmiş… Durun nereye gidiyorsunuz? Bir bilmecem var size. Ne kadar çok olursa o kadar az görürsün. Bilen kimler? Tamam mızıklanmayın, cevabı veriyorum: KARANLIK!

Etiketler:
PAYLAŞ : Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Pinterest'te paylaş Linkedin'de paylaş Tumblr'da paylaş

Bültenİmİze abone olun

KAYDOL