FEMİNİZM ve MÜSLÜM BABA

 Evet! Yanlış duymadınız. Müslüm Gürses’in feminizm kavramıyla bir arada anılması kulaklara tuhaf geliyor olabilir. Lakin bu yazıyı okuduktan sonra ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır kanısındayım. ‘Ne alaka?’, ‘nereden çıktı şimdi bu?’ dediğinizi duyar gibiyim. Biraz sabırlı olun canım... İşte anlatıyorum.

İnkar etmeyeceğim ‘Müslüm’ filmine gittim. Malumunuz üzere bu film merhum sanatçının hayat hikayesini konu alıyor. Oyunculuklar, kurgu, sanat yönetmenliği, kostüm bana göre tam not alır. Ama en nihayetinde sinema eleştirmeni değilim! Filmle ilgili değerlendirme de bu yazının konusu değil aslında. Sadece filmden çıkığımda hissettiklerimi, aklımdan uçup gitmeden yazmak istedim.

Hayatın zikzakları

Müslüm Gürses’in (Akbaş), özel hayatında ne zorlu badireler atlattığını, çeşitli yerlerden bölük pörçük hepimiz okumuş ya da dinlemişizdir. Bu filmde bilmediğimiz detaylara da vakıf oluyoruz. Bir sanatçının hayatını tüm çıplaklığıyla görmek izleyicide bir tür travma yaratıyor gerçekten. Haksızlığa, kimsesizliğe, dünyadaki cehenneme ve çölün ortasında bir avuç su veren vahalara bir film süresi içinde tanık olmak; insanı sarsıyor. Ve en önemlisi (yani bana göre) hayatın zikzaklarını hissediyor, o zikzakların insanın hayatında oluşturduğu labirentlerin ayrımına varıyorsunuz ister istemez.

Söz konusu filmden detay vermeden gördüklerimin bende bıraktığı duyguları anlatmaya çalışacağım. Hikayeyi izlerken şöyle bir varsayımda bulundum. İzlediklerimiz ya tanınmış bir portrenin değil de sıradan bir insanın hayatını yansıtsaydı, hikayedeki çıplak gerçekliğe katlanabilir miydik? Örneğin; mahalledeki bakkal Murtaza ağabeyin ya da manav Mustafa efendinin...

Kavramdan yaşama

Şeytanın avukatlığını yapmak gerekirse -ülkemizde sıkça yaşanan ve vaka-i adiyeden sayılan- kadın cinayetlerini, aile içi şiddeti, bu hikayedeki kadar çarpıcı biçimde izleseydik yine de duygulanır mıydık? E hani ‘kadına şiddet’ kim yaparsa yapsın suçtu? Artık şu çifte standartlarımızdan, değer yargılarımızda adamına göre muameleden ne zaman vazgeçeceğiz? Başta kendime soruyorum bu soruları tabii gıyabında da siz okuyucularıma.

Ne yazık ki toplumsal cinsiyet eşitsizliği diye bir gerçek var toplumumuzda. Ama her yaşananı bu perspektiften okumanın feminist düşüncenin yayılmasına ve söz konusu mücadeleye katkısını sorgulamaya başladım son zamanlarda. Kadına şiddet adı altında haberlerin artışı beni bu konuda düşünmeye itti ve itiyor. Şiddet mevzusunu sadece cinsiyetçi bir perspektiften görmenin bizi şiddetin doğasına kör kılıp kılmadığı ise (yine kişisel kanaatim) tam bir muamma aslında.

Şiddet mağdurları ile ilgili olarak sosyoloji biliminin ürettiği sayısız tanım var. Söz konusu tanımlar arasında gücün kötüye kullanılması, ayrımcılık, toplumsal cinsiyet, ataerkillik veya anaerkillik gibi kelimeler bulunuyor. Bu listeyi sayfalarca uzatabilirim. Ancak teorik bir takım kelimeler, yaşadıklarımızı anlamlandırmamız ve ifade etmemiz açısından önemli olsa da tanımlar zaman içerisinde kalıplaşıyor. Dogmaya dönüşen kavramlara takılıp kalmanın da hayatımıza ayrı bir yük getirdiği konusunda kaygılarım var.

Slogandan ötesi

Aslında cinsiyet çalışmaları alanında uzmanlaşan sosyologların ya da kendini feminist olarak tanımlayan düşünürlerin yaptığı çalışmalar, yazılanlar çizilenler, feminist mücadeleye gönül veren aktivistlerin sayesinde elde edilen kazanımlar yadsınamaz ama; pratikte kaçımız başımıza gelen acı verici olayları teoride olması gerektiği gibi halledebiliyoruz? Söz gelimi bugün sokağa çıkıp bir mikrofon tutsak ‘haksızlığa uğramadım’ diyen olmaz herhalde. Lakin neyin makul olduğunu teoride bilsek bile hayata bildiklerimizi uyarlama konusundaki başarımız noktasında başta kendim olmak üzere şüphelere sahibim.

Sözün özü şu: Ya bildiklerimiz çektiğimize yetmiyorsa? Yani demem o ki, kendi ihtiyaçlarımızı yadsımak, hayatımızda bir partnere ihtiyacımız yokmuş gibi davranmak ya da –ki bence işin mihenk noktası- ihtiyaçlarımızla bireysel haklarımızın çatışma halinde algılamanın verilen mücadelenin ruhuyla ne kadar bağdaştığı tartışmalı bir durum.

Son olarak,

‘Müslüm’ filminde de olduğu gibi bir kadın her şeye rağmen ‘sorunlu’ görünen bir partneri ya da ilişkiyi seçebilir. Feminist mücadelenin mensuplarının, o insanları da kendi doğal ihtiyaçlarıyla birlikte kazanmanın bir yolunu bulması gerektiği kanaatindeyim. Feminist retoriğin ‘güçlü kadın’ idealizmi de başka bir yazının konusu....

Etiketler:
PAYLAŞ : Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Pinterest'te paylaş Linkedin'de paylaş Tumblr'da paylaş

Bültenİmİze abone olun

KAYDOL