DİPLERDEYİZ!

 1998 yılında, Boston’da siyahi trans bir kadın Rita Hester evinde 20 bıçak darbesi alacak ve ölü bedenine günler sonra ulaşılacaktı. 4 Aralık günü, o zamana kadarki en büyük yürüyüş yapıldı Rita´yı anmak için, mumlar eşliğinde. 1 yıl sonra, trans grafik tasarımcısı ve aktivist Gwendolyn Ann Smith’in başlattığı ‘Remember Our Dead/Ölülerimizi Anmak’ projesi, ‘Transgender Day of Rememberance/ Transları Anma Günü’ne dönüşürken, tüm dünyada 20 Kasım tarihi Nefret Suçu Mağduru Transları Anma Günü olarak kabul gördü.

20 Kasım günü farkındalık oluşturma, nefret kurbanlarını anma, trans hakları bazında nerede olduğumuzu sorgulama gibi birçok içeriği barındıran bir simge halini almıştır. Her kayıp, kaybediş bir miâda dönüşmüştür, insanlığın kara tarihinde... Ders alındığı söylenemez, o da ayrı!

Dünyanın, dünyadaki iktidarların sağa doğru kayması transfobiyi ve daha da ötesi nefreti körüklemekte, heteronormatif (ikili cinsiyete dayalı, üreme ve kutsal aile denklemli) bir yaşam biçimi ötesine, var olma, yaşam şansı tanımamaktadır.

Gün geçmiyor ki dünyanın herhangi bir köşesinden bunak bir diktatör veya yönetimi, 21.’yy da en temel insan haklarını yok saymakta, cinsiyet kimliklerini görmezden gelmeye yönelmekte, kazanılan halkları tersine döndürmeye çalışmaya görsün. Trump örneği gibi!

Trump haberlerini aldığınız günlerde bir başka ülkede transların cinsiyet uyumlama operasyonunun (bedenen ait hissedilen cinsiyete dönüşme) devlet güvencesine alındığını duyabiliyorsunuz. Dünya halleri, iki ileri bir geri şeklinde ilerliyor. Uruguay, trans vatandaşlarının haklarını tanımakla, uyumlamayı güvence altına almakla da kalmıyor, bir yasayla 15 yıl içinde transların kamu da istihdamını da önünü açıyor...

Tıklım tıklım bir alandayız. Her yer kadın kaynıyor. Kalabalıkta rahat sigara içemediğim için bariyerleri geçip kortejin dışına çıktım. Yanıma bir sivil polis geldi. ‘Hayırdır, bunca kadın neden toplandınız?’ dedi. Oysa toplanma sebebimiz 10 gün kadar önce hunharca katledilen trans kadın Hande Kader için ordaydık. Diri diri yakılıp kaybolduktan 7 gün sonra cansız bedenine ulaşılan… bir güvenlik görevlisi ‘canımızdan, malımızdan mesul olması gereken bir adam’ nedenini bilmiyordu. Elbette sıradan bir vatandaşın görev tanımı içine giren bir konudan bunca uzak olması çok canımı yakmıştı. O an hiç abartısız içimden geçen uçarak bir tekme savurma hissiydi, öfkem halen daha dün gibi…

Göze görünmez ölü çocuklar gibiyiz. Bugün maktül değilsek de bir gün 3.sayfa haberlerini süsleyecek gibi algılanan, varlığından yokluğundan bihaber olunan… varlıkları, bedenleri vatanın, ülkenin örf, adet, din, namus sarmalına kolayca heba edilebilecek vatandaşlık ödevleri beklenirken vatandaşı sayılmayacak, ötelenecek, can güvenliği başta olmak üzere en temel insan hakları verilmeyecek ölü kadınlar! Bizlerin devletle yakın ve sıcak ilişkimiz yukarıda yazılanlarla tamı tamına aynıdır.

Nefret salt ölmek, öldürmek üzerinden okunmamalı. Nefret, nefret temelli ötekileştirme, yok etme, yaşam hakkını elden almaya yönelik gasp her birimizin damarlarında mevcut. Kayıtsız hepimizin…

Daha 3 yıl önce genç trans kadın Eylül Cansın ‘oldurmadılar’ diye altını kalın kalın çizdiği intihar mektubu sonrası köprüden ölüme bırakmadı mı kendini? Olduramadıklarının yükünü hepimize yüklemedi mi? Peki haksız mıydı? Okuyamadığı okulların, bulamadığı işlerin, karnını doyurmak için satmaya mecbur kaldığı bedeninin de tüm yükümlülüğü onun olamazdı değil mi?

Evet! Sosyal devlet olamamakla devlet ne kadar suçluysa, çalışmak zorunda kaldığı caddedeki var oluş savaşını elinden alan diğer seks işçisi translar ya da adı ‘anne’ olan ama gencecik kadınların bedeni üzerinden nemalanıp dostuna, kumara, uyuşturucuya para yetiştiren anne transların da o kadar parmağı var. Bakkal bilmem kim efendinin, köşedeki kasabın dönmelere raiş fiyata ev kiralayan ev sahiplerinin varlık sebebini unutup, göreviyle o kadınlara hayatı indan eden polisin, toplumsal nefreti körüklemeyi besleyen, transları sadece suç ve fuhuş örüntüsü şeklinde haberlerine taşıyan yazılı ve görsel medyanın da suçsuz olduğu düşünülemezdi…

O trans kadınların karısı ya da kocası olmak her şeyi yaparken üçü beşi bir araya gelince ‘erkek ve namus timsali’ kesilen mahallelerin bıçkın delikanlılarının bir takım giyip kravat taktı diye kimsenin göremediği ‘iyi hali’ni gören erk’ek yargının da suçu aşikar.

Tüm bunlar ortadayken öfkenin isyana dönüştüğü cenazelerde atılan ‘Trans Cinayetleri Politiktir’ sloganı birilerinin kanına dokunuyor. Daha da garibi bazı translar da bundan rahatsızlık duyuyorlar.

En temel insan olma haklarımı tanımazken eğitim, çalışma, barınma, sağlık haklarından yararlanmam elimden alınıyorken, öldüğümde katilime gerekli cezayı vermeyen, devlet mekanizmasını işletmeyen, fobileri körükleyen devlete de ‘devletim sen çok yaşa’ diyemem. Vicdanım henüz o kadar geniş değil, affola!

Her yer kirli deyip de aileleri görmezden gelmeyecektik değil mi? Ebeveynliği doğurup sokağa salmak olarak algılayan, çocuğuna insana, canlıya sevgiyi-saygıyı aşılayamayan, çocuğunun cinsel yönelimini, cinsiyet kimliği nedeniyle dışlayan, öteleyen, öldüren, yok sayarak yaşarken ölümüne sebep olan insanlar mı kutsal? Başında ‘aile’ sıfatı var diye mi? Hadi canım siz de…

Nefrete inat, yaşasın hayat!

 

 

Etiketler:
PAYLAŞ : Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Pinterest'te paylaş Linkedin'de paylaş Tumblr'da paylaş

Bültenİmİze abone olun

KAYDOL