ÇOK BİLİNMEYENLİ DENKLEM: 12 MART MUHTIRASI

 Editörümle aylık program yaparken 12 Mart muhtırasını yazmaya karar vermiştik. Hatta 12 Mart muhtırasının adını duyunca bile “Aaa öyle bir muhtıra mı var?” demiştim. 27 Mayıs ya da 12 Eylül gibi çok üzerinde konuşulmadığı için yaş olarak belki de bana uzak olduğu için –ki bu mazeret olmamalı- muhtemel sebep olarak son yıllara kadar özellikle hoşnut olmadığımız hayat standartlarının da etkisi ile hayatlarımızın elimizden kayıp gittiğini görerek siyasetten olmanın sonucu.

Çok bilinmeyenli denklemler silsilesiymiş cidden 12 Mart! Olayın iç yüzünü anlayabilmek için farklı kesimden çokça kaynak taraması yapmak be her kesimin literatürüne de bakmak isteyince beynin hasar görmemesi zormuş…

Her yazı için bir çıpa gerekli. Hele de bu konu için çıpa kaçınılmaz. Kendimce bir tarih saptayıp sonrasında o noktadan devam etme kararı aldım bir arkadaşımla da konuşarak. Bakalım bu yazı kendini nereye doğru yönlendirecek, ben toparlayabilecek miyim? Öncesinde de sonrası da çok katmanlı, sebep-sonuç ilintileriyle örülü, bir yerlerden hep eksik kalacak gibi… Başlayalım o zaman!

15-16 Haziran direnişi olarak tarihe geçen, Türkiye’nin en büyük işçi grevi ile başlatalım tarihi süreci. CHP ve AP’li vekillerin ortaklaşa meclisten geçirttikleri grev ve sendikal hakları kapsayan 1960 Anayasası’ndaki kazanımlara göz diken, belki de daha doğru tabirle DİSK gibi sol sendikalaşmanın mnünü kesme, Sarı Sendika’ya mecbur etme yasası. Hiçbir sendikanın görüşü alınmadan, 274 sayılı Sendika Kanunu ile 275 sayılı Grev ve Lokavt Kanunu’ndaki değişikliği tek kanuna indirgeyerek bir fitili de ateşlemiş olacaklardı. Öyle ki o dönemin Çalışma Bakanı Seyfi Öztürk “Çok yakında DİSK’in canına ot tıkayacağız” diye rengini belli edecek, patronlar ise hoşnut bir halde yasayı savunacaklardı.

15 Temmuz’da İstanbul’da 113 iş yerinden 70 bin kişi eyleme başlayıp üç koldan yürüyüşe geçecek, İzmit’ten iki koldan destek alarak ertesi güne kadar büyütülecekti eylem. Ayın 16’sında sayı 150 bine ulaşacak, İstanbul ve İzmit’in çeşitli noktalarından çıkılan yürüyüşler tek noktaya ulaşıp, birleşme hedefi güderek hareket edecekti işçiler. Çeşitli noktalarda polis barikatları yıkılıp geçilirken de devlet acil olarak İstanbul ve İzmit için 3 ay süreyle sıkıyönetim kararı almak zorunda kalacaktı. 5 bine yakın işçi işten atılma, tutuklanma, sendika üyelerinin ya da yöneticilerinin tutuklanması şeklinde büyük bir yıkıma maruz kalacaktı. Diğer şehirlerdeki işçilerin direnişi yalnız bıraktığı, faturanın bu derece büyük olmasının sebepleri olarak sayılabilir. Olan bitene rağmen 1980 yılına kadar DİSK kapatılamamıştır. Kemal Türkler ve direnişteki işçilerin kazanımından söz etmem mümkün işçi kıyımlarına rağmen…

İşçi Direnişi öncesinde de sular pek durgun değildi zaten. Kanlı Pazar’ı yaşamıştı ülke. Üniversiteler kaynıyordu, sağ ve sol görüşlü öğrenciler her gün birbirine giriyor, vahşet yaşanıyordu. Amerikan üssüne dönen ülkeden sol sosyalist öğrenci grupları oldukça hoşnutsuzdu. Bunlar da yaşanmışken o dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in rahatsızlığı nedeniyle TBMM tarafından görevinden alınacak, yerine Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay geçecekti. Boşalan yere de 16 Mart 1969’da Memduh Tamaç Genelkurmay Başkanı olmuştu. Bu dönemde bir başka darbe teşebbüsü olarak tarihe not düşüldü.

Bir sebep saymak ya da tek sebebe bağlamak 12 Mart’ı açıklamak için yetersiz kalırdı. Alt alta toplanan, kısmen atladığım ya da tarihe geçmemiş bir sürü etken de vardır kuşkusuz ki… Sadece kabaca bir resim oluşsun kafanızda istedim.

Mahir Kaynak ve Mehmet Eymür isimli o zamanın MİT ajanlarının uyarısı ile engellenmeseydi, belki de tarihimize 9 Mart darbesi olarak geçecekti. Milli Birlik Komitesi denilen 27 Mayıs Darbesi’nin öncülerinden olan, başını Cemal Madanoğlu’nun çektiği ulusalcı subaylar merkezli ‘Ulusçu Devrimci’ bir darbenin önü kesilerek, 12 Mart’a doğru yol alır tarihte. Elbette 9 Mart teşebbüsüne karışanlar emekli edilecekti.

Saat 13.00’da TRT radyolarından Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç’ın yanında kara, hava ve deniz kuvvetleri komutanın da desteği ile bir bildiri okunmaya başlandı 12 Mart günü. Bildiride genel hatlarıyla “Meclis ve hükümet tutum, görüş ve davranışlarıyla ülkeyi anarşi, kaos ve yıkıma sürüklemektedir. TSK gidişattan rahatsızlık duymakta, hükümetin üzerine düşeni yapmasını, aksi halde Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamak adına idareyi üzerine almaya kararlıdır!” denmektedir.

1969 yılı 12 Ekim tarihinde iktidar olan Adalet Partisi ve Süleyman Demirel Başbakanlığı’ndaki hükümet böylece düşmüş oluyordu.

Muhtıra sonrasında CHP vekili Nihat Erim ismi üzerinde görüş birliği sağlanacaktı. Teknokratlar Hükümeti de denen 33. Hükümet kurulmuş oldu. Sonraki süreçler daha da sancılı olacaktı elbette.

Muhtıranın ardından meclis feshedilmemiş, partiler kapatılmamış, anayasa askıya alınmamıştı görünürde. Asker kendi hayalindeki hükümeti kurmuştu aslında, önüne geleni yutan biçer dövere de dönüşecekti hükümet. Nedenlerine geçmeden Reform Hükümeti de denen Erim Hükümeti’ndeki kazançlı görülen kişiyi de pas geçmeyelim. Elbette ki Süleyman Demirel ve de partisidir. Gerek teknokrat hükümete verdiği destek ve bakanla gerekse de radikalizm iktidar olamadı benzeri demeçler sebebiyle. Memduh Tağmaç temelde hükümet yanlısıydı, bu darbenin başlarından olması ilk anlarda garipsenmişti. Nihayetinde artık Amerikancı ve tutucu kanat askeriyede güçlenmiş, radikaller temizlenmiş, sağ düşünce içinde korkulacak bir şey kalmamıştı.

Nihat Erim bir demecinde 1960 Anayasası bu ülkeye bol geliyor düşüncesi ile icraatlarını da bir noktada açık ediyordu. İddialı bir kabine kurduğunu, refahı, sükuneti ve istikrarı getirmeyi umuyorlarken fare doğuracaklardı elbette.

Kurulduklarından yaklaşık 2 aya yakın bir sürede sıkıyönetimi ilan etmek zorunda kalmışlardı. Faşist saldırılar, kolluk kuvvetlerinin halk ve özellikle köylülere sert müdahaleleri, işçi eylemlerinin alevlenmesi, yine işçilerin 80 gündür süren grevlerinin sonucunda Grunding fabrikasının sahibinin kundaklanarak yaralamaları… Okullarda yeterinde hakim olamadıkları için başta İTÜ ve Robert Koleji olmak üzere kapatmaya gitmelerinin sonucunda kaosun devam ediyor olması, büyük başarıdır…

İlerleyen günlerde hız kesmeyerek Dev-Genç, sol ve sosyalist öğrenci birlikleri, kulüpleri gibi yapılanmalara sert müdahaleler yapılacaktı.

Balyoz Harekatı olarak da tarihte yer edinecek bir detay da İsrail Başkonsolosu’nun Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi tarafından kaçırılıp öldürülmesinin de etkisiyle, sol görüşlü yasak yayınların toplanması adı altında sokağa çıkma yasağı süreçleri başlayacaktı. Türkiye İşçi Partisi kapatmaya uğradı.

1 buçuk yıl gibi bir süreçte tekrar seçimler yapılıp CHP’li Bülent Ecevit iktidar olma şansı bulmuş oldu böylece…

Çok dağılmadan, yüzeysele de kaçmadan ve elbette içinde boğulmadan da zor bir denklemin sonucuna ulaşmış bulunmanın gururunu yaşıyorum. Umuyorum ki sizler de biraz uzun kaçan yazıyı fazlaca sıkılmadan, sıkılmadan okumuş olursunuz.

Darbesiz, çoğulcu, eşit, özgür, barış dolu bir dünya ümidimizi kaybetmeden, mutlu yarınlar dileyerek sabrınıza da sonsuz teşekkür ediyorum!

 

Etiketler:
PAYLAŞ : Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Pinterest'te paylaş Linkedin'de paylaş Tumblr'da paylaş

Bültenİmİze abone olun

KAYDOL