BARBAROS ŞANSAL: TÜRKİYE’DEN EMEKLİ OLMAK?

 Hayattan, işinden, başarılarından, algıladığı dünyadan konuştuk. Özel, cesur, kimine göre sivri dilli, çoğunun korkulu rüyası, hayatın her anında, sokağın her yerinde görebileceğiniz, son derece mütevazi ve samimi bir insan olan Barbaros Şansal. Tüm hak mücadelelerinin baş köşelerinde, herkesin sesi olmaya çalışan yetebildiğince, entelektüel, hakkaniyetli, duru görü sahibi, keskin zekalı, oldukça donanımlı, renkli kişiliğiyle tanımaktan ve arkadaşı olmaktan onur duyduğum insanlardandır da aynı zamanda.

Görüldüğü üzere bir Barbie’yi ağırlıyorum. Köşemin en özel ve en ünlü konuğu da olduk. Konuk özel olunca sorguçluk zor aslında. Neyse ki öncelikle kişilik olarak verdiği samimi havası, açık sözlülüğü ve tabii ki de röportaj, medya rutinleri olduğu için de akıcı, rahat ve de keyifli bir sohbete de dönüştü canım Barbie’mle.

Tanımayanınız pek yoktur. Gerek işi gücü, gerek kitapları, TV’lerden ya da haksız yere uğradığı hak gaspları ve sürekli hedef gösteriliyor oluşuyla. Seveniyle, sevmeyeniyle herkesin bir duygu beslediği, hakkında fikir sahibi olduğu insandır arkadaşım.

Biraz farklı tarzda geçsin, daha insani, mesleki yanı öne çıksın diye sorular hazırladım. Takdir ve yorumları da sizlere bırakıyorum. Ve veeeeee karşınızda Barbaros Şansal, nam-ı değer Barbi…

- Çok fazlaca ülkeye gelip gidiyorsunuz. Hal böyle olunca da kültürler arasında kalıyorsun, kültürel jetlag yaşıyor musun, döndüğünde detoks ya da arınma adına yaptığın şeyler var mı?

Aslında kültürler arasında kaldığım, kültürel yaşadığım çok söylenemez çünkü dünyanın geneli b... –Meşhur sözü geliyor aklıma, sanırım onun da ki kahkahalara boğuyoruz atölyesini- Olduğum ülkelere entegre olmayışım, kısmen de olsa kaplumbağa gibi valizlerle yaşıyor oluşumun da etkisi var kuşkusuz. Salt buraya da gelmediğimden, dünyanın farklı coğrafyalarına da gidiyor olma sonucu da mesela bu ay 5 farklı ülke var programımda. Yeni insanlar, yeni yüzler, kültürler, oralarda gelişen ilişkiler aslında bir temizlik ve arınma da oluyor. içinde tutmak yerine konuşabiliyorsun, anlatabiliyorsun. Ülkemizde de konuşabiliyor gerçi ya…(!!!) Şanslıyım ki faaliyetlerim sebebiyle dünyada kendimi ifade edebiliyorum, seyahat edebiliyor ve nefes alabiliyorum… Özel bir diyet uygulayamıyorum. Uçaklardaki hazır gıdaları tüketmiyorum sadece. Uçaklarda da koşer gıdayı tercih ediyorum, biletlerime koşer menü yazdırıyorum. Koşer biliyorsunuz Musevilerin helal beslenme şekli de denebilir. O inançtaki insanların özel üretimi, denetimi, katkısız ve daha da sağlıklı. Diğer yemekler ticarethane mantığı ile sağlıksız, özensiz ve acemice hazırlanıyor uçaklarda. Detoksum sadece bu denebilir.

- Dışarıdan bakmak her konuda net bir görüş sağlar. Avrupa’dan ya da dünyadan bakınca Türkiye’yi nasıl görüyorsun?

Hem içinden hem dışından bakabilme gibi bir avantajım var. İçinden bakınca daha umut verici görüyorum. Evet, içeriden bakınca daha umut verici görüyorum. Sebebi insanların çoğunun yüzsüzlüğü ve dönek oluşu. Bir günde her şeyi değiştirebilecek kadar tutarsız oluşu… Bunlar umut veriyor! Gelişmiş toplumlar, statik toplumlar, işleri güçleri, yaşantıları, hedefleri belli toplumlar. Orada çok şey değişmez, büyük değişimler olmaz. Belçika bir örnektir mesela. 2.5 yıl hükümetsiz kaldı, hizmetler veya hayatlar aksamadı. Orada bir devlet memuru işe girdikten sonra emekli olana kadar memurdur. Onun, berikinin memuru değildir… Devletin devamlılığı esastır, başta kimin olduğundan önemsiz olarak memur görevini yapar… Türkiye’de her şey çok hızlı değiştiği için her iktidarla kadrolar da değişince bir yeniden öğrenme, aksama olur devlet işlerinde. O sebeple statikleşemiyor ve de derin devlette var olamıyor, bu da umut verici kısım aslında.

Bunların haricinde dışarıdan bakınca ülke çok karanlık, dünya basınında öyle… Geçen hafta sosyal medya hesabım üzerinden de paylaştım: Belçika Radyo ve Televizyon kanalı bir röportaj çekti. Gerek hak savunucu olarak katıldığım toplantılar gerek ulusal kurumlar gerekse buluştuğum sürgündeki arkadaşlar, gazeteciler, meclis başkanları ülkeye bakışları öyle demiyorum, ülkeyle ilgili sordukları sorularda genel içerik Türkiye sanki 3. Dünya ülkesiymiş havasında ve çok karanlık göründüğü izleniminde. O tarz sorularda elbette ki benden cevaplarını alıyorlar! O sorularda ben ‘kendini yetiştirmiş bir insan’ olarak onların göremediği öteki Türkiye’yi anlatarak yol kat etmelerini sağlıyorum insanların. Başarıyorum da farklı algıların oluşmasını. Sıkıntı şu ki empati yaparak orasıyla burası arasında bir köprü oluşturmaya çalıştıkça, o taraf buna el verirken bu taraf o eli kırma peşinde! Üzücü olan kısım bu. Türkiye ve insanı evrensel bir düşünceyle bakamıyor insanlara, dünyaya. Ekonomik sorunlar, toplumsal sorunlar, cinsi sorunlar sebebiyle, fener tutulmuş tavşana dönüşüyorlar. Herkes agresif, herkes her şeyi biliyor, hadsizlik üst perdede, dolayısıyla diyalog kurulamıyor aralarında ve dış dünyayla ya da hayatlarla. Toplumun üyeleri de aralarında diyalog kuramıyor, kurulamıyor. Dışarıdan ülkenin karanlık görünmesinin en temel ve ilk sebebi de bu.

İkinci sebepse gelişmiş ülkeler datalarını, raporlarını, istatistiklerini sivil toplum kuruluşları üzerinden alırlar. Türkiye ise, iktidar düzeyinde söylüyorum, kendi görüşleri doğrultusunda raporlar sundukları için dile ve gerçekliğe uymayan, toz pembe gösterme çabaları sonucu inandırıcılığını yitiriyor! O zaman da dünyanın bakışı iki farklı hal alıyor. Bir yandan ‘Aaa bak bu kadar mı iyiler’, diğer taraftan da ‘Onlar kağıt okur, rapor okur’. Okuduklarıyla gördükleri çelişince de bakışlarında daha karanlık bir ülke imajı oluyor. bizim yabancı ülke temsilciliklerimizi, konsolosluklarımızı eleştirmek gerek çünkü kapalı kutulara dönüştürdüler, istihbaratçılara dönüştürüldüler. Berlin’de mesela Afganistan Konsolosluğu önünde polis yokken, Türkiye Büyükelçiliği önünde polis bekler! Bu görüntü de diğer dünya milletlerinin Türkiye’ye bakışını olumsuz etkiliyor…

- LGBTİQ+ örgütleri, dernekleri yaşadığın zor süreçlerinde desteklerini sundular mı? Ülkede LGBTİQ+’ların geleceklerine dair fikrin nedir?

Onlara bel bağlamadığım için yalnız hissetmedim, desteklerini de görmedim. Onlar için çok mücadele ettim ama… Herhangi bir derneğe üyeliğim olmasa da hepsinin yanında oldum, olmaya çalıştım. Pembe Hayat Derneği’nin yanında olduğum için de haksız yere hedef gösterilip linç yedim kurucusu olduğum dernek tarafından mesela. LGBTİQ+ diye sayarken kendi içimizde 6’ya bölüyoruz, önce burada bir şeyin altını çizmeliyim: öncelikle vücut bütünlüğünün dokunulmazlığı, ifade ve düşünce özgürlüğünün dokunulmazlığı, hukukun üstünlüğü. Burada biz eğer alt katmanlara cinsel yönelimler, cinsiyet kimlikleri, inançlar gibi bölmeden, kişi ve kişilik hakları üstünden mücadele etmeliyiz, cinsiyetlerden de öte.

Ben bu konuda çok mücadele ettim. Burada Kürşat Kahramanoğlu’nu da es geçmeden anmış da olalım, çok mücadele eden dostlarımız var. Amnesty International/Uluslararası Af Örgütü üyesiyim de gelmeden önce yine bir toplantı yaptık. Sami Kılıç Ankara Amnesty’den, o da Brüksel’deydi. Beraber Rainbow House’ta katıldığımız toplantıda şunu söyledim: Önce görünür olmamız lazım. Görünür olmanız için de meslek sahibi olmanız lazım alan açmanız için. O zaman da toplum tarafından “kabul görülüp, benimsenme” başlar. Türkiye’de biz LGBTİQ+ dediğimiz zaman neyi konuşuyoruz? Efemine gay erkekleri, cinsiyet kimliği savaşını veren trans kadınlar, erkekler. Nitelik konuşmuyoruz, nicelik konuşuyoruz. Aslında şunu konuşuyor olmalıydık: görünür olanlardan, benim üstümden gidelim hadi. Kaç tane görünür gay erkek mimar var, oyuncu var, doktor var, polis var, memur var? Meslek oranlarına baktığınız zaman ne kadarlar, yerini sabitleyebilmek açısından önemli. Bu ülkede ise gaylerin, transların seçenekleri neler? Bar şarkıcısı, seks işçisi, tezgahtar ya da makyöz olacaksın, affedersin muhabbet tellalığı görünür olabildikleri, yaşamak için alan bulabildikleri yerler. Oysa ki tüm canlıların %6-7’sinde eşcinsellik mevcut, öyleyse ülkede de 6 7 milyon eşcinsel olmalı. Peki neredeler? Görünür olanlar da o kadar marjinal, o kadar uçlardalar ki kendi aralarında çatışmalılar. Şöyle örnekleyeyim: suistimale çok açıklar. Hande Yener, Onur Yürüyüşü’nde Romeo’yu yaptığı zaman yürüyor ama isim adaşı Hande Kader tazyikli suya maruz kaldığında diğer Hande külliye sofrasında iftar açıyor, sessiz kalıyor… Anayasal güvence altına alınmayan cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği görünürlük kazanamıyor ya da yaşam alanı bulamıyor.

Yakın zamanda Burunei gibi olabilir diyorum, iyimser değilim. Öyleyiz aslında şu an. Toplumun ikiyüzlülüğü, medyadaki nefret dili, fobilerin yüksekliği, ‘Vurun Kahpeye’ filmi gibi gücü yetenin saldırdığı, ötelediği, nefretin yöneldiği direkt gruplar. Nefret kusulurken kullanılan tabirler de ortada: Terörist, vatan haini ya da ibne! 3 kelime üzerinden akıtılır nefret, bir de ‘o…u’.

- Terzi yamaklığı, yazarlık, televizyon, radyo, eğitmen, tiyatro… Bir sürü şey sığdırdın. Şunu da kesinlikle yapmalıyım dediğin ne var Barbi?

Hayatta istediğim her şeyi yaptım, istediğim her şeyi söyledim. Uhte olacak, pişman olacağım bir şey yok hayatımda. Düşündüğüm ne varsa söyledim, söylerim. Bir gün ‘şunu da yapmalıyım’ dersem onu da yaparım. Ket vurmalarım, engellerim ne mutlu ki yapamamanın pişmanlığı ya da acısı yok. Terminolojimde keşke, ama, lakin, bilakis gibi kelimeler yoktur. Netimdir, siyah ya da beyaz, grilere yer yok hayatımda.

- İlk aşkın terzi yamaklığı öldü mü diyecektim ki ölmemiş, atölyene gelince görmüş oldum. Moda haricinde kaymak istediğin alanlar var mı?

Yok, ilk aşkım ölmedi. Aşkla devam ediyorum. Çalışmak zorundayım da… Alan değiştireceğim de şu an değil. Şimdilerde bolca gelinlik dikiyoruz, yakında defilemiz de var. Zorunlu bir değişim de var hayatımda, benim dışımda gelişen, son yıllarda yaşadıklarımın da etkisiyle. Artık tedbili mekanda ferahlık vardıra doğru da gidiyor hayatım. Kafamda çok projeler var, özellikle dışarıda aklıma gelen. Sanatçı, sanatkar, zanaatkar olarak komple kopmam, kopamam, üretirim de. Kültür, eğitim, sanat üzerine ağırlıklı alan değiştirme olur galiba. Emekliliğe hazırlanıyorum, Türkiye’den yani. Yeni ufuklara yelken açmak, yeni aşklara yelken açmak, yeniliklere yer açmak lazım. Ben eski Barbaros değilim! Eski Barbaros Şansal sosyetede, gazetelerde, zengin davetlerde, düğünlerde boy gösterendi, siyasetin en tepelerindekileriyle de olandı. –Araya girip neden o değilsin artık diye soruyorum, ona ne oldu?- O hayatın içini, gerçeğini ve boşluğunu gördüm. Sermaye lükslerini ve zevklerini satın alırken, bahşişiyle siyaseti dizayn ediyor, siyasetten artan paçavrayı da halka giydiriyor… Ben halkımın paçavra giymesinden bunaldım! Kral çıplak, görebiliyorum!

- Modadan devam edelim sorularıma. Türkiye halkı nasıl giyiniyor? Giyim zevkini en beğendiklerin ve beğenmediklerin desem?

Türkiye halkı giyinmiyor bir kere. Ya giyiniyor ya da soyunuyor. Kadın çarşı pazarda eltisinin düğününe gider gibi giyinirken, çarşı pazarda giyilmesi gerekeni de düğünde, davette giyiniyor. Giyim kültürel bir olgu ve eylemdir. Giyinmenin temeli mimaridir. İklim ve mimari, giyinmeyi ve de kültürünü belirler insanlığın, modanın da. 1950’lerin 60’ların İstanbul’u, kaldırımları mesela dar etekle yürünebilir bir şehirdi. Bugün İstanbul’da, Taksim’in bir başından bir başın yürümek için, eğer engelliysen 8 kişiden yardım alman gerekli. Engelsiz olmayı geçtim… Yaşam kültürü senin giyimini belirliyor. Oturduğun sandalyenin yüksekliği, yattığın yatağın eni gibi gibi. Hayatında uğruna soyunacağı bir insan hayal edemediği için her gördüğüne soyunuyor ya da giyiniyorlar.

Bana göre Bolivyalılar çok güzel giyiniyorlar, etnik. Sri Lankalılar yine öyle. Afrika’dan Bemilekeler de çok güzel giyiniyorlar. Hindular keza öyle, çok renkliler. Bunlar etnik ve kültürel giyim. Şayet parçalı giyimden bahsediyorsak, Evangelizmin Hıristiyanlığın referanslarıyla gelen pantolon, ceket, gömlek, gravat bunlar hep dinidir aslında. Şayet bunlardan bahsedersek de giyinmesi değil ama tasarım ve üretim açısından İtalyanlar, ısmarlama açısından da Fransızların eline kimse su dökemez. Her ırkın, topluluğun vücut tipleri, kafatası yapısı mesela bambaşka, bunlar da giyinmeyi, kültürleri belirleyen etkenler. Şapkanın olmadığı hiçbir kıyafet şık değil benim için. Modanın temeli şapka. Tekke değil ama şapka!

- Yerel seçimlerden de çıktık. Neler düşünüyorsun, beklentin neler?

B.k değil, ka.aka! Yakın gelecek öngörülebilir gelmiyor bana. Neler olduğunu görüyoruz ama. İktidar partisi, tabanı ve yandaşlarında derin bir sessizlik var. Bu derin bir reaksiyona da gidebilir, çöküşe de dönüşebilir. Çözülmenin başlangıcı da olabilir belki. Mantıken aslında bu sadece yerel bir seçimdi. Çok anlam yüklememek ve beklememek de gerekirdi. Çöpümüzü toplayacak, park bahçeyi, yolları yapacak kişileri seçeceğimiz seçimlerin anlamı kaydı, beka sorununa döndü, zeka sorununa döndü. Yine ve yeniden son zamanlardaki tüm seçimler gibi herkes terörist, vatan haini oldu, kakafoniden çıktık. Dayak yemiş gibiyiz! Belediyeleri kimin yönettiği, kimin vekil olduğu ya da kimin Cumhurbaşkanı olduğuyla çok ilgilenmiyorum, isimlerde değilim. Umursadığım halkımın, benim ne kadar özgürlüğe sahip olduğumuz, hukuka, adalete sahip olup iyi yaşadığımız, yaşayamadığımız. Bunları göremediğim için de yakında da olacağını sanmadığımdan, başka yerlerde hayat kurmanın peşindeyim, belki ait olmadığım yerde, hatta daha da öte başka bir ülkede ikinci sınıf vatandaş olmayı yeğliyorum bazen.

Türkiye’de Hindistan gibi gizli bir kast sistemi vardır. Çok güzel, çok ünlü, çok şu bu olabilirsin ama neysen orda kalmak zorundasındır. Buna ne taban ne tavan izin verir… ‘İşçisin sen işçi kal! Giy dedi tulumları’ der Cem Karaca. Cem Karaca çok iyi bir solisttir, sürgüne yollanır. Liberalizmsi sağ geri getirtip kahraman gibi karşılar. Annesi Ermeni’dir. Cem ateisttir, öldüğündeyse tekbir sesleri ile camiden kalkar cenazesi. Bundan daha iyi, bu ülkeyi anlatan bir anektod sunamam sana… Ülke senin gelişip kendini aşmana, sınıfının dışına çıkabilmene, evrensel bakabilmene ket vurur.

- Son soruma geldik. Zorunlu olarak hayatını da taşıyorsun, taşımaya da başladın. Neden vatandaşlıktan da çıkmayı düşünmedin?

Geçmem! Hedef gösterildiğim, şiddete maruz kaldığım olaylardan sonra birçok ülke yerleşmemi, vatandaşlık, siyasi sığınma hakkı vermek istediklerini söyledi, istemedim. Ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım. İkinci bir pasaportum da yok anneden veya babadan da. Benim için başarı, sahip olduğun pasaportla dünyanın her yerine gidebilmek, o pasaportla başarmaktır. Kendi çıkarlarım için vatanımı satmam! Bu nedenle ben “vatan haini”yim. Vatanı satanlarsa vatansever, kahraman bu ülkede! Biliyor musun? TBMM’de bulunan vatan ezen, bayrak, sosyalizm diyenlerin kaçının çifte vatandaşlığı var? Kaç Başbakan, kaç Cumhurbaşkanı çifte vatandaştır? Ben vatanımdan, vatandaşlığımdan, bu ülkeden vazgeçmem!

Güzel yürekli insan, güzel yüzlüm, arkadaşım işlerinin arasında vakit ayırdın, sıcacık, dostça karşılayıp konuk ettin, var ol! Özellerimdensin! Gelecek günlerin, gideceğin topraklar sana huzur ve mutluluk getirsin.

Renkleriyle, coşkusuyla, üretkenliğiyle, insanlığıyla, bir yüreği daha gücenik, kanadı kırık uğurlayacağız belki de. Ne için? Senin, onun, öteki gibi düşünmediği, yaşamadığı için… Kalıplarınıza uymadığı, kozasından çıkabildiği için! Oysa burada yaşamak herkesten çok Barbi’min hakkı. Hepimizden çok emeği var geleceğimize, farkında olmadığımız geçmişimize.

Kuşları vurmayın. Beyaz, siyah olduğu için daha güzel, daha da beyaz. Her canlının ayrı bir kokusu, lezzeti, dokusu var. Kalp, her ten renginde aynı acır. Harmonide, her eksik ses ve nota ahengi bozar, melodi yavanlaşır. Yavanlaşıyoruz, çölleşiyoruz, yüreklerimizi kurutmayın.

 

Etiketler:
PAYLAŞ : Facebook'ta paylaş Twitter'da paylaş Pinterest'te paylaş Linkedin'de paylaş Tumblr'da paylaş

Bültenİmİze abone olun

KAYDOL